3 Temmuz 2014 Perşembe

Sinema Çıkışı: Geriye Kalan'ın Düşündürdükleri

Karşı Kültür
26 Aralık 2013

Bu diyalog güzel insan Sena Yapar’ın ne zamandır izlemek istediğim Geriye Kalan’la ilgili görüşlerimi sormasıyla  başladı. Filmi izledikten sonra tartışmak istediği noktaları benimle paylaşma isteği beni çok heyecanlandırdı. Yazdıklarına cevap verirken filmin analizini yaptığımı fark ettiğimde ise bunu bir diyaloğa dönüştürme ve analizi birlikte yapma fikri takıldı aklıma. Bu fikri Sena’yla paylaştığımda ve rızasını aldığımda da ortaya aşağı yukarı şu minvalde birtakım fikirler çıktı. Bundan sonrasında sizlere iyi okumalar diler, diyaloğumuza katkı bekleriz.

Sena Yapar: Filmin finalinde Sevda’nın Zuhal’i boğması benim için baya düşündürücü oldu. Başta biraz rahatsız oldum. Zira, ataerkil sistemin mağduru bizatihi kadının kendisi iken, aynı kadın kendi mağduriyetinin bedelini yine bir kadına ödetiyordu. Böylelikle sistemle birlikte kadının pozisyonu da kendini yeniden üretmiş oluyordu. Dediğim gibi başta rahatsız oldum ama sonra filmin derdinin tam da bunu sorgulamak olduğunu düşündüm, ki Vitrinel de röportajında bunu şöyle diyerek doğrulamış: ¨Oysa ben Sevda’ya şunu sorabilmek için böyle hain bir final yapmayı göze aldım: Baştan kaybettiğin bir oyunu sürdürmek için neden bu kadar çabalıyorsun? Evlerin içindeki bu mücadeleden elimizde duygusuz sevişmelerden, içi boşalmış hayatlarımızdan başka ne kalıyor?¨[1]

Sonay Ban: Senin rahatsızlığının tam aksine filmin son sekansı sırasında ve sonrasında kendi kendime sorduğum soru tam olarak şuydu: ¨Eh Sevda, sonunda böylesine mutsuz olacağını az çok tahmin edebileceğin bir hayatı niçin bu kadar istedin ve bunu Zuhal’e çektirdin? Niye görmüyorsun halini? Niye anlamamakta ısrar ediyorsun? O son sahnedeki mutsuz sabaha uyanman çok mu iyi oldu?¨ Böyle diyerek filmi bitirdikten hemen sonra Altyazı’da yönetmenin röportajındaki alıntıladığın yeri okuyunca senaryonun tam olarak vermek istediğinin filme yansıtıldığını ve bu noktada çok önemli bir işin altından kalktığını düşündüm. Yani o röportajı okumadan da film o duyguyu bence rahatlıkla (ve aynı zamanda durumun rahatsız ediciliğiyle) yansıtabiliyor.

Sena: Filmin bir yerinde Sevda arabada kızını azarlıyor ve ¨sana vurduklarında sen de vuracaksın, kendini korumayı öğreneceksin¨ minvalinde bir şeyler söylüyordu. Buradan yola çıkarak düşündüğümüzde, Sevda da kendisine ¨vuranın¨ Zuhal olduğunu düşünüyor. Aslında yabancı bir kadındansa, kocanın seni düşünmesini; seni üzmeyecek, sana zarar vermeyecek şeyler yapmasını beklersin. Yönetmen buradaki hedef kaymasını ekonomik nedenlerle açıklıyor daha çok. Bense röportajı okumasaydım çok da benzer şeyler söyleyemezdim. Bu bence yönetmenin bir eksiği. Benim açımdan, röportajda geçtiği haliyle, Sevda’nın ¨obsesif¨ biri olması baya ağır basıyor. Obsesifliliğin nedenini de, röportajda olduğu gibi, yalnızca görünmez emekle açıklamıyorum. Vitrinel’in söylediklerini de bu anlamda biraz eksik, biraz ¨maddeci¨ buldum açıkçası. Ne demek istediğimi biraz açmaya çalışayım…

Sonay: Hemen burada yönetmenle senin aranda kısacık bir arabuluculuk yapmak isterim :) (Şaka şaka, arabuluculuktan ziyade ikinizin de desteklediğim argümanlarını dile getirmek istiyorum). Sevda’nın Zuhal’i hem kendisine vuran hem de ¨bende olmayıp onda olan ne var¨ diyerek merak ettiği; başta hayal sonrasında kanlı canlı bir kadın olarak görmesine katılıyorum. Vitrinel’in filmdeki iki kadın karakteri ekonomik nedenler üzerinden okuyan ve şekillendiren senaryo yapısını da, röportajında farklı kadınlık halleri ve iktidar ilişkileri üzerinden okumasını da çok kıymetli buluyorum. Bu farklı haller ve olgular sinemada tek tip karakter yaratımının ötesine geçilmesinin yanı sıra erkeklerin ve kadınların pek çoğunda mevcut olan şablon kadın (ve aslında erkek) imgesinin de altının deşilmesine imkan verecek adımlar. İşin ekonomik boyutundan bakınca ise iki karakterin oluşturulmasında bence senaryo bir pratiklik çerçevesine oturtulmuş: Senaryo, tüm kadınlık hallerini yansıtamayacağı için (ve buna mecbur olmadığı, sadece olası hayatlardan ikisini kesiştirmek istediği için); Sevda’yı ekonomik özgürlüğü eşinin eline bakan ve tam da bu nedenle, yani ekonomik bağımlılıktan ötürü ¨rahat¨ bir hayat sürdürmeye gayret eden (gayreti de aslında oyunu sürdürmek için elinden geleni fiilen yapması olarak finalde vuku buluyor ya) bir kadın olarak resmediyor. Onun karşısına da Zuhal’i, ekonomik açıdan orta-alt kesime mensup, ¨dul¨ ve çalışmazsa hasta oğluyla yaşamını bağımsız olarak idame ettirmesi mümkün olmayacak ve bununla birlikte ¨özgürlüğüne¨ düşkün ve bu noktada Sevda’nın konformist yaşamına göre ¨marjinal¨ olarak adlandırılacak bir karakter olarak koyuyor. Sevda’yla Zuhal’in evlerinin ve dolayısıyla yaşamlarının karşıtlığının da pratik bir nedeni var: aynıyet olsa Cezmi’nin bir kadını diğerine ¨tercih¨ edişinin altı doldurulamazdı en başta. Görünmez emek meselesinde ise, Sevda’nın bütün hareketlerini ve yaşantısını sadece bu mefhumla açıklamak elbette mümkün değil ve olmamalı ama o tertiplilik ve kimi zaman aşırı kontrole varan davranışlarının farklı okumalar yapmaya olanak sağlayabileceğini düşünüyorum ve bu nedenle de filmin bu yönünün sağlam olduğunu düşünüyorum: kadınların –hangi sosyal sınıfa ve yaşama ait olursa olsun- çalışmamasıyla ev içinde geçirdikleri zaman onları bir şekilde ev ve yakın çevresine hapseden bir zaman oluyor (para varsa gezersin ve ¨hobilerin¨ olur ama o kadar). Ama o hapsedilen zamanın geçtiği mekan da o kadın için kendini var edebileceği yegane (manevra) alanlarını yaratıyor aslında. Bu nedenle Sevda bu kadar obsesif gözüküyor gözümüze. Tamamen suçlu da değil ama püri pak da değil işte, naparsın… Buradan alıp yürümeliyiz aslında filmin tahlilini yaparken, tartışmayı gündelik hayat okumasına da kaydırabilmek için güzel bir alan açılmıyor mu böylece… Neyse lafını bölmüştüm, sen devam edesin lütfen…

Sena: Cezmi Zuhal’e, bir ara karısına boşanmayı teklif ettiğini, karısınınsa kendini öldürmeye kalktığını söylüyor. Bensiz yaşamayı bilmiyor diyor. Filmin benim açımdan en etkileyici yeri burasıydı. Yönetmenin derdi o olabilir ama ben bu durumu yalnızca ekonomik nedenlerle açıklamıyorum. Bi kere çok duygusal ya da belki yönetmenin sevmeyeceği bir tabirle, çok ¨kadınsı¨ bir şey var burada. Zuhal’in evine gittiğinde onun rujunu sürüyor mesela. Zuhal’in sütyenini kendi üstüne tutuyor. Cezmi’nin boşandıklarında ekonomik olarak Sevda’ya destek olmayacağını bilmiyoruz. Böyle bir ima yok. Üstelik bunun tersini düşündürtecek şeyler var. Kendisinden olmayan bir çocuk için bile gece yarısı uykusundan uyanıp hastaneye gidiyor. Böyle bir adamın kendi karısını ve çocuğunu hiç de mağdur etmeyeceğini düşünüyorum açıkçası. Dediğim gibi orada başka bir şey var. Belki yine öğretilmiş ama yalnızca ekonomik ya da sınıfsal kavramlarla açıklayamacağımız bir şey. Kadın kocası olmadan yaşayamıyor. Adam boşanmak istediğinde kendini öldürmeye kalkıyor. Üçüncü biri yüzünden kocasından ayrılma tehlikesi doğunca da, o üçüncü kişiyi ortadan kaldırıyor. İyi psikanaliz biren biri bir şeyler diyebilir bu meseleyle ilgili; ego üzerinden mesela. Ama sadece ataerkil sistem içinde kadın tarafından öğrenilmiş bir durum filan olarak açıklanmamalı bu durum. Böylesi çok yüzeyselleştiriyor meseleyi, ki annesi olduğunu sandığım başka bir kadın Sevda’yı karşısına alıp ¨akıllı olacaksın¨ diyor mesela. O sahne biraz gözümüze sokmuş mevzuyu. Olmayaymış daha iyiymiş bence.

Sonay: Bahsettiğin sahne benim içimi çok yaktı, yani ecnebicede filmin ¨climax¨i orasıydı aslında, bir kadının erkek tarafından aciz görülmesi ve ¨bensiz yapamıyor işte ne yapayım, bir yandan acıyayım diğer yandan da ikimiz de mutsuz olalım¨ desturunu gözler önüne seriyor aslında. Erkeğin tamamen kabahatli olduğu mesajı çıkmamalı buradan. Tam tersine aslında bu üç karakterin de kapana kısılı bir hayatta çırpınıp duruşunu izliyoruz film boyunca. Hepsinde mutsuzluk var; farklı nedenlerle ve geçmişlerle gelen ve bugünde zuhur eden mutsuzluklar bunlar. Sevda’nın Cezmi’den kopamamasının gerçekten onu sevdiğiyle açıklanabileceğini de vermiyor sanki film. Dediğin gibi sadece ataerkil yapıyı içselleştirme üzerinden okuyup içimizi rahatlatıp tüm kadın-erkek ilişkilerinin sorun kaynağına ulaşamayız, böyle bir dünya yok zaten. Ama senaryo bunun önemli yer tuttuğuna işaret ederek yolunu yapıyor ve bu yolda bence başarılı. Tam da bu nedenle Sevda’nın başta cismani olmayan ama sonradan ete kemiğe bürünen Zuhal’in evine gündüz vakti girerek ¨bu dağınık evde yaşayan kadında benden farklı ve fazla ne olabilir¨ sorusuna yanıt aradığı, bahsettiğin o sahneler büyük anlamlar kazanıyor aslında. Senin kadınsılık olarak tanımladığın o sahnelerdeki arayışın dediğin gibi psikanalitik bir açıklamaya muhakkak ihtiyacı olacaktır bence (yetkililere sesleniyoruz!); bununla birlikte iki erkek-bir kadın üzerinden gidecek benzer bir hikayede de benzer bir sahnede aldatılan bir erkeğin ¨erkeksi¨ bir yönünü de görebilirdik gibime geliyor çünkü mesele bir yandan da son derece ¨insani¨. Ama bu kadınsı, erkeksi, insani meseleler ne kadar bizlere yaşamımızda dayatılıyor ve biz bunun farkındayız, asıl sorulması gereken sorular buradan çıkacak gibi.

Sena: Zuhal’e gelince, bakıyorsun, üstelik tek başına çocuk büyüten bir kadın olarak evli bir erkekle başından itibaren bunu bilerek, hiç sorgulamaksızın birlikte oluyor. Burada cidden yönetmenin ahlaki hiçbir kaygısı yok ki belli ki, zira Zuhal’de en ufak bir vicdani rahatsızlık belirtisi göremiyoruz. Gece yarısı adamı arıyor mesela. Karısının bunu fark edip üzüleceğini, kaygılanacağını filan hiç düşünmüyor. Cezmi’ye ayrılmak istediğini söylediğinde sebep olarak onun evli olmasını söylüyor. Ama aslına birlikte gittikleri tatilden adamla birlikteyken bile kendini yalnız hissetmesi, adamın onun duygularına ortak olamaması ya da buna benzer bir düşünceyle ayrılmak istediğini görüyoruz. Filmin sonunda öldürülüyor olması onu uç bir karakter olmaktan kurtarmıyor bence. Çünkü aslında biz baya kötü bir kadın izliyoruz film boyunca. Yani tek başına çocuğunu büyütmesi, birtakım ekonomik kaygıları olması karakteri dengelemiyor bence. Bu da yönetmenin eksiği. Röportajda ¨uç karakter yok¨ diyor ya, bence bunu pek becerememiş. Yani bu açıdan bana kalırsa Sevda biraz durumu kurtarmış. Cezmi’den bahsetmiyorum bile.

Sonay: Zuhal’in başından itibaren Cezmi’yle her şeyin farkında olarak birlikte oluşu ve sonunda evliliğini bahane edip ¨daha fazla yapamayacağım¨ diyerek ayrılması karakteri (ve senaryoyu) iki yönlü okumaya izin veriyor sanki. Karakter gelişimi açısından Zuhal’in baştaki kendinden emin ve bundan doğan ¨istediğim gibi yaşarım, evlilik beni bağlamaz¨ tavrının; Cezmi’nin de önünde sonunda onu tek başına bırakan eski eşine dönüşmesine engel olamayacağından dolayı değişmesi karakterin hikaye ilerledikçe değişmesine/geliştirilmesine olanak tanıyor aslında (çünkü karakterler değişmelidir, senaryo matematiği mevzuları). Yani Zuhal, Cezmi’nin vaad ettiği adam olmamasını anlamasıyla değişiyor, evet, belki de adam onu gerçekten sevse ve söz gelimi kıskançlıktan vs. ona küfürler yağdırmasa, şiddet uygulamasa ya da beraber tatile gittiklerinde onun sorunlarına kayıtsız kalmasa, Zuhal bu ilişki boyunca herhangi bir suçluluk duygusu hissetmeyecek (gerçi bence hissetmiyor böyle bir duygu) ya da en azından bunu ayrılık bahanesi olarak ileri sürmeyecekti. Bu nedenle de Zuhal’in filmdeki değişimi bir tutarsızlık olarak görünse de senaryo tekniği açısından bence çok zekice bir hamle ve bir tutarlılığa dönüşüyor. Öte yandan Zuhal’in eski eşiyle olan ilişkisinin rüyasından bir parçayla ve adamın gelip onunla tekrar bir araya gelme çabasının ötesine geçilmeyerek bizlere sunulmamasının filmin eksikliklerinden biri olduğunu, hatta Zuhal’i anlamamız için oldukça önemli bir noktayken bunun geçiştirildiğini düşünüyorum.

Sena: Son olarak şöyle bir şey soracağım Sonaycım sana: Filmin sonunda Sevda Zuhal’i neden boğuyor? Yani neden başka bir şekilde öldürmüyor da boğuyor sence? Filmin içinde bunu ima eden bir yer var da ben mi kaçırdım? Bu boğma temasıyla benim başım dertte. Birçok filmde, romanda vs hep boğma kullanılıyor. Bununla ilgili bir çalışma var mı acaba?

Sonay: Bu yerinde bir soru Sena; cevabını bilmesem de. Daha doğrusu psikanalitik bir okumadan ziyade çok daha düz bir noktadan giderek aklıma ilk gelen şu oluyor: birini silahla vurmanın sonu öldürmemeye varabilir, kişi kurtulabilir ama birini boğmak/nefessiz bırakmak daha fiziksel bir eylemdir ve sonucu diğerinden daha kesindir. O yüzden de; film boyunca Sevda’nın kesin konuştuğunu görmek ve hissetmek için ima edilen bir şeyler olmasa da sonda bir anda çıkıyor karşımıza ve filmi güçlü kılıyor. Ama bu düz okumanın yanında; bu konuda bize yardımcı olabilecek, fikir sunabilecek kişilerin varlığını da önemsediğimizi ekleyelim istersen :) Diyaloğumuzun benim zihmini açmasının yanında bu sorunu da araştırma isteği doğurması benim için çok değerli oldu. Öyleyse daha nice sinema çıkışlarına diyelim (mi)?




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder