16 Aralık 2013 Pazartesi

Yozgat Blues: Yalnızlık Ömür Boyu...

Karşı Kültür
16 Aralık 2013



İlk uzun metrajları Uzak İhtimal’de müezzin Musa’yı İstanbul’a getirip rahibe adayı Clara’ya içten ve zarif bir aşkla donatmıştı Mahmut Fazıl Coşkun ve Tarık Tufan. Musa çok uzak bir ihtimalin, olmayacak dualara denilecek aminlerin peşinden koşarken bir yandan da yalnızlığını iliklerine kadar yaşıyor ve izleyici olarak bizleri durumuna tanık ediyordu. Ağızdan dökülemeyen sözler iç çekişlere, anlatılamayan hisler can acıtan bakışlara bırakıyordu kendini; mahur beste çaldıkça Musa’yla ağlaşılıyordu perdenin diğer tarafından.

Şimdi ikinci uzun metrajlarına bakınca Coşkun-Tufan ikilisinin, Musa karakterinin yanına yeni filmlerinde duygudan yakın akrabası Yavuz’u zarifçe yerleştirdiklerini görüyoruz. Müezzin Musa’nın yerini sessizce alıyor öğretmen-şarkıcı Yavuz ve Musa’nın aksine başını alıp İstanbul’dan Yozgat’a gidiyor. Sanatını icra etmek için bulduğu nadir fırsatlardan birinde yanına öğrencisi Neşe’yi de alıyor ve bir gazinoda yetmişli yılların Fransız şarkılarını söylüyorlar her gece. Gittikleri bu yeni ilde yepyeni bir yaşama başlayan Neşe ve Yavuz’un mevcut duruma alışmaya çalışmaları  sırasında Yavuz’un ketumluktan bir nebze olsun sıyrılmasının en önemli sebebi Neşe’nin her daim hayata tutunabilecek kadar güçlü oluşunda yatıyor. Bununla birlikte onlara ilk günden itibaren yardım eden berber (ama kadın kuaförü açma hayaliyle yaşayan) Sabri’nin Neşe ve Yavuz’la olan ilişkisi ise Yavuz’un yolculuğunu izleyiciler için izlenebilir kılacak birçok ¨an¨ı ve durumu içinde barındırıyor.

Bu yazıda hep Uzak İhtimal’e gönderme yapmamın birden fazla sebebi var aslında: Uzak İhtimal’in; Türkiye Sineması’nda yapılmış en yalın, zarif ve güçlü dramlardan biri olması ile birlikte izleyicisine, ana karakterine karşı olumsuz değil tersine çok merhametli bir acıma duygusunu nakşetmesinin değerli olduğunu düşünürüm. Bununla birlikte Uzak İhtimal alabildiğine hüzünlü ve kederli bir filmdir de; insanı en fazla acıyla gülümsetir. Yozgat Blues’da ise Yavuz başta olmak üzere Neşe ve Sabri’nin eylemleri hüzne batırılıp çıkarılsa da öncülü olan filmdeki hikâyeden nispeten daha fazla mizahtan nasibini almakta ve böylelikle ikinci film sendromundan iyi bir şekilde sıyrılabilmekte. Her daim hüzünlü, hep sessiz kalıp taviz vermemek uğruna hayata ayak uyduramamaktan muzdarip Yavuz nezdinde karakterlerinin verdikleri küçücük tepkiler ya da ağızlarından dökülen birkaç kelam dahi filmin samimiyetini kamçılıyor. Hele hele Nadir Sarıbacak’ın döktürdüğü Kamil karakterinde can bulan ¨kendini ciddiye almanın parodiye meyletmesi¨ halinin filmi dengeleyen en önemli unsurlardan biri olduğunu söylemek mümkün. Terazinin öbür tarafında ise Yavuz’un daimi yalnızlığından ve hayattan ümidini kesme halinden yavaşça, belki kendisine de hayret ederek sıyrılışının ve sıkıntısının naifçe ve bir o kadar da gerçekçi resmedilişi her zaman karşılaşabileceğimiz karakter yazımı ve oyunculuk icrası örneklerinden değildir. O nedenle de Ercan Kesal’ın duru oyunculuğunun altını çizmek önemlidir; lakin bu oyunculuk Ayça Damgacı ve her daim müstesna Tansu Biçer’in icraatleri olmaksızın bu kadar değerli olmayabilirdi diye de düşünmeden edemiyor insan.

Velhasıl, izlemeyenlerin sonradan ahını almamak adına daha fazla analizine girmekten imtina ettiğim Yozgat Blues’u Başka Sinema kapsamında en yakın zamanda izlemek ve izletmek iyi bir filmle buluşup derin nefes almak adına elzemdir, güzeldir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder