20 Temmuz 2013 Cumartesi

#direnmebaşlık Bir Kere de Olmayıver Ne Çıkar


Karşı Kültür
16 Temmuz 2013 


Bir süredir şu mecrayı -maalesef- yazı yazmaktan; çok sevdiğim film izleme edimini dünyaya kazık çakacak yegane araç olan yazıyla kendime belgelemekten uzaklarda seyrediyorum. Nedeni hepimizin malumu Gezi Direnişi. Direniş, daha doğrusu hayat, sinemayı her zamanki gibi solladı, hatta kaçıncı turu bindirdiğini bile sayamıyoruz artık. Öyle bir zamandan geçiyoruz ki (¨öyle ahir zamanlar ki bunlar¨diye kallavi bir giriş yapmak istesek de hiç hacet yoktur, durumun kallaviyeti kendinden menkuldur zira) okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, ezberimizdeki şiirler, dinlemeye doyamadığımız şarkılar, türküler… hepsi hem bize rehberlik ediyor bu süreçte, hem de ¨direnişin mizahı¨ dediğimiz yazılamalara kaynaklık, yardım ve yataklık ediyor, ve de bize yaren oluyor bu süreçte. Ama bir yandan da hepsinden bağımsız olarak, yaşadığımız ve yaşamaya devam edeceğimiz direnişlerin hepsi özgün hikayelerini; daha önce rastlamadığımız, önceki yaşananlara bağımlı ama çok da farklı başkalıklar yaratıyor dünyamızda. Bu süreç içerisinde yapılan röportajlarda ya da direnişle ilgili yapılan tahliller ve yazılanlarda sık sık belirtilen ve belki de karşı çıkılamayacak tek şey var: artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, hiçbirimiz de bundan sonra eski bizler olarak bakmayacağız hayata.
Gezi direnişi başlamadan bir hafta önce, şunu mırıldanır (sonra da birkaç mecraya not eder) bulmuştum kendimi: ¨Bence tüm ötekiler, ahlaksızlar, marjinaller, teröristler, kafası ayık olmayanlar, geri kafalılar, çöküntü alanlarında yaşayan sefiller, temizlenmesi gereken zümreler, aşağılıklar… olarak yarımız hapse yarımız da ‘tımarhanelere’ ya da kuyulara kendi isteğimizle girelim ki yüce devletimizin gönlü hoş ve rahat olsun artık; bu iş böyle gitmiyor çünkü.¨ Bu sözleri durduk yere yazmaktansa bir sebebimin olması son derece normal çünkü direnişe gelen ve canını ortaya koyan herkes gibi ben de bu direnişe kendi acılarım ve geçmişimle geliyordum. Bu direnişte herkesin yaraları var[dı] (ah şu çok sevdiğim ve sanki başka bir şey bilmezcesine hep tekrarladığım Fark Yaraları…); herkes kendi zorluklarını, dertlerini, bıkmışlığını, yeterlerini (¨edi bese¨lerini), başına buyruk ve nobranca hareket eden hükümete olan kızgınlığını, sıkıntılarını vs. olması gerektiği gibi, en tabii haklarından biri olan eylemler vasıtasıyla dillendirmeye döküldü meydanlara. Sonrasında olanları zaten hepimiz biliyoruz. Şiddetlerden şiddet beğenmecelerin; her zamanki gibi öncelikle kadınlara yönelik tacizin; ¨kötülüğün sıradanlaşmasının¨ ne boyutlara ulaştığının; yalanları yüzleri kızarmadan söyleme rekorlarında kıyasıya mücadele eden politikacıları sinir krizleriyle dinlemenin;¨yok artık yahu bunu da yapamazlar¨ denilen ne varsa bir bir eteklerden dökülüşünün; vicdanların körelişine tanıklık etmenin verdiği yürek darlanmalarını taşımanın zorluğunun; yıllardır acı çeken nice ¨öteki¨nin sesini yıllardır duyanların yanına yenilerinin eklenmesinin yarattığı hüzünle karışık sevincin; bu sevincin verdiği ufak tefek ama önemli umut kırıntılarının ve daha nicelerinin hepimizi bulup yakalaması direnişin kazançları oldu diyebilir miyiz? Kendi adıma bunu diyebileceğimi ve hiçbir okulda öğrenemeyeceğim ¨dersleri¨ ve olguları bu süreçte yaşadığımı söyleyebilirim.
Ama bu sürecin bize yaşattığı ne ¨çok acı var¨ (Dicle Koğacıoğlu’nun şu sözü hiç aklımızdan çıkmayacak besbelli): Bu ülkenin farklı yerlerinde yaşayan, emeğinin peşinde, daha çok görecek günü olduğuna inandığımız gencecik 5 insan ailelerinin ve onları tanımaya fırsat bulamamış bizlerin elinden çekilip alındı (gaz kapsülü ya da mermiyle doğrudan öldürülmeyen, kalp krizi ya da nefes darlığı gibi nedenlerle aramızdan ayrılan bildiğimiz bilemediğimiz tüm güzel insanlara da Allah rahmet eylesin). Gözlerimizin önünde katledilişleri örtbas edilmeye çalışılıyor ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin bir idealar demeti olduğundan ötesini göremiyoruz şu süreçte. Bayrak satarak ailesini geçindiren insanlar tutuklanırken; öğrenciler, doktorlar, avukatlar başta olmak üzere pek çok insan haksız ve terbiyesizce suçlanırken; onlar için adalet işlemezken eline palasını, bıçağını, satırını, silahını, sopasını alan dışarı çıkıp tanımadığı insanlara saldırmakta, öldüresiye dövmekte beis görmüyor. Sonuç ne oluyor peki: adaletin ¨fırçalanmayan¨ tarafı serbest kalıp vicdanlarını çürütmeye ve sözde ahlakına devam ediyor; ¨fırçalanan¨ tarafsa haksızlıklarla mücadele etmemiz için bizi çelik gibi sinirlere ve ısrarla adaletin tecelli edişine inanmaya davet ediyor.
Evet, inanmaya devam etmemiz lazım, mücadeleye devam etmemiz lazım. Hiç tanımadığımız gencecik insanların ölümüne sanki hep yanıbaşımızdalarmış ve onları tanıyormuşuz gibi öfkelenmeye, onlar için gözyaşı döküp inandıklarımız üzerinden onları anmaya;  onların davalarına sahip çıkmaya devam etmemiz lazım. Daha fazlamızın emekleri, idealleri ve en tabii haklarını savunma uğruna katledilmesine göz yummamaya ve ortak müştereklerimiz için, bir arada yaşayabilmek için, huzur için vicdanımızla hareket edebilmemiz lazım. ¨Barışın toplumsallaştığına¨ kani olana kadar, haksızlık neredeyse ve kime yapılıyorsa karşı çıkabilmemiz lazım. Zulüm neredeyse orada, tıpkı Gezi’yi koruduğumuz gibi, insan çemberleri kurabilmemiz lazım. Emeği sömürülen; cinsiyeti ve cinsel yönelimleri yüzünden katledilen; parası olmadığı için hor görülen; imtiyazı, nüfuzu ya da ¨tanıdığı¨ olmadığı için hakkı yenen; yaşamasına müsaade edilmeyen kim varsa vicdanlarımızın radarlarını hep açık tutarak adaletin peşinde koşabilmemiz gerek. Evet, belki Beckett’çiğimiz sağolsun, lügatımıza nakşettiği gibi hep deneyip hep yenilmelere doymayacağız. Ama bu yolda yürümek; şu ahir hayatta direniş vesilesiyle yılların ölü toprağını üstünden atarak yan yana gelmiş nice insanı, topluluğu gün yüzüyle görmüş olmak ve nice güzel ana tanıklık edip gözyaşlarını tutamamış olmak… Sırf bunun için bile yenilmeye devam etmeye değmez mi?