11 Mayıs 2013 Cumartesi

Sen Aydınlatırsın Geceyi (2013): Hüznün Estetiğini Bir de Böyle Görün

11 Mayıs 2013
Karşı Kültür


Bir kasabanın kendi halinde yaşayıp giden sakinlerinin hayatlarına odaklanıyor Sen Aydınlatırsın Geceyi ilk bakışta. Yan hakemlik yapan ve aynı zamanda babasının berber dükkanında her Allah’ın gününü kafasındaki duvarlara çentik atarak akşam eden Cemal’in küçük dünyasında olup bitenler sunuluyor perdeden bizlere. Babasıyla yaşayan ve ev-dükkan-kahvede arkadaşlarla takılma ve televizyon seyretme çokgeninde tekdüze bir yaşama hapsolmuş Cemal filmin ilk planından itibaren sıkıntılı bir adam olduğunu gözlerinden haykırıyor aslında. Sessizce ve gayet sıradan bir günde de rutin işlerini yaparken bileklerini kesiyor dükkanda. Ölmek isteyen bir adam başta olmak üzere iki güneşli üç dolunaylı kasabadaki süper güçlere sahip hiç de süper olmayan insanların hayatlarını anlatan filme de böylece başlamış oluyoruz.

Sen Aydınlatırsın Geceyi başından sonuna kadar hüznü anlatan, daha doğrusu hüznü betimleyen bir film. Endişeden yaratıldığını naklettiği insanın, ölümle ama daha çok da yaşamla ilgili her tercübesinin barındırdığı acziyetle ve bundan doğan gündelik trajedilerle ilgileniyor Onur Ünlü. Takıntılı bir adam olan Cemal küçükken yangında kaybettiği annesi ve kardeşlerinin mezarına gitmeyen babasına neden gitmiyorsun diye sorar filmin başlarında; annesinin kırık kolyesini fellik fellik her yerde arar, babasının ¨giyilir bu¨ dediği deri ceketi kurdeşen dökeceği sıcaklarda üzerinden çıkarmadan giyecek kadar da hayattan bağını koparmışçasına ruh gibi gezer ortalıkta. Ama bir gün Yasemin’le çarpışır, sonra duvarların ardında çarpıp üzerine sütü boca ettiği kadını çıplak gözle çıplak görür ve işte hayatını aydınlatacak o kişinin nihayet geldiğini anlar. Eliyle nesneleri hareket ettiren Yasemin’in motorsikletini yoldan çıkarmasıyla da (bu sahnenin anlatılamayacak bir büyüsü var; filmin bütününe hizmet eden) olay nihayete erer ve evlenirler kısa zamanda. Ama karısını çok seven Cemal iliklerine kadar işleyen endişe, şüphe ve korkularıyla yüzleşmek şöyle dursun, kafasının içinde dönüp duran ne kadar soru ve sorun varsa onları can havliyle harekete geçerek çözmeye çalışır (çünkü her insan kadar kaybetmekten ve hayatın kendisinden korkmaktadır) ve git gide sorunlarını büyütür. Sorunlarından kurtulmak içinse iki kişiye danışır: köye sürgüne gelen ve kan ağlayan doktor ona intihar girişimi sonrası ¨uçuran¨ hapları verir ve onunla konuşarak terapi yapmaya çalışır. Cemal bir yandan da 20 senedir hiç değişmeyen görünmez ilkokul hocasına gidip içindekileri döker ve akıl danışır (filmde hakikati ve aklı temsil eden karakterin görünmez bir kadın olmasının türlü alt okumalara zemin açtığını ve çok değerli olduğunu düşünmekteyim). Bu noktadan sonra filmin hikâyesi dallanıp budaklanmakta ve anlatılırsa izlemeyenlere bol ‘spoiler’lar sunmakta olacağından hikâyeye dair lafı burada kesmek iyi bir seçenek gibi gözüküyor.

Filmde hemen her karakterin bir süper gücü ve bunun getirdiği bir ¨arızası¨ mevcut. Eliyle yara iyileştireni de var, bir türlü ölemeyen de. Sana bana görünmeyip yılların hiç değiştirmediği öğretmen de hazır ve nazırdır; eliyle ateş ederken hayatta bir yerden yırtmaya çalışanı da. Ama sorulduğunda hiçbiri memnun değildir hayatından; sıkıntılıdır, hatta yaralıdır çünkü sahip oldukları güçlerle söktüğünü dikemeyen terziden daha farklı değillerdir. Güçleri onları hayatın sıkıntılarından, dertlerinden ama en çok da insan olmanın getirdiği ¨en nihayetinde ölümlü ve aciz olmaktan¨ kurtaramaz işte; bu yüzden de güçleri aynı zamanda arızalarıdır. Zamanı durdurabilen vardır aralarında ama yine de başını dertten kurtarmaya yetmez yetisi; çünkü zamanı durdursa da mekanda kısılıp kalır, kaçıp gittiği şehirden bir kasabaya gelerek orada sıkışmış kalmıştır. Ya da ölümsüzlük ölümlü için ulaşılamayacak ve hayalleri süsleyen inci tanesiyken ölümsüz olana bir külfettir; sırtına çöreklenir. Onu sonsuzluğa değil girdaba sürükler çünkü hayatta doğru ve yanlış mefhumları ölümsüz olan için artık birbirinden farksızdır; böylece de ar damarı çatlar bir yerden işte, o da ne yapsın!

Endişeleri ve korkularıyla, geçmişinde biriktirdikleriyle geldiği bugünde her daim yanlışlar yapıyor, onları düzelteyim isterken ele yüze bulaştırıyor ve yine çırpınıyor akıntıya karşı karakterler; çünkü nihayetinde insanlar işte. Sıkıntı her yerde sıkıntı, acziyet iliklere işlemiş ve seni sen yapan yapı taşı bu hayatta. O yüzden de hüzne batırılıp çıkmış olan filmde insanın ölüm ama daha çok yaşam içinde düştüğü durumlar trajedinin en saf hallerinden çıkan komediyi bize doğrudan ve maharetle gösterebildiği için acı acı gülümsetmesini yadırgamıyoruz izlerken. Çünkü biliyoruz ki hayatımızda filmdekinden pek farkı olmayan gündelik trajedilerin içinde sıklıkla buluyoruz kendimizi. Perdedeki karakterlerden tek farkımız onların kendine hayırsız süper güçleri olması, fazlası değil.

Filmin düşündürdüklerinin yanında biraz da dramatik ve teknik yanlarını açacak olayım ve şunu söyleyeyim: ortaya çıktığı zamanlarda gereklilikten dolayı siyah-beyaz olan sinema sanatı –belki de hayat öyle olmadığından dolayıdır ki- her türlü teknik ¨ilerlemeye¨ karşın renkli görüntüye geçmeden de bizleri ziyadesiyle mutlu edebilirdi bence. Sadeliğin estetiği kadar çok az çekici şey vardır hayatta; siyah-beyaz film de bu estetiği iliklerimize kadar hissettirebilen en güçlü yapıların başında gelir. Belki de bu nedenledir ki Onur Ünlü’nün hikâyesini en uygun ve en estetik haliyle siyah-beyaz çekmiş olması (neyi nasıl sunacağını bilmesi yani) ne kadar iyi bir sinemacı olduğunu bir kez daha bize gösteriyor. Bununla birlikte yavaş çekimin ve müziğin (kişisel bir beğeni olarak) In the Mood for Love (Wong Kar Wai, 2000)’dan bu yana bu kadar yerinde ve dozunda kullanılıp hikâyeye anlam katan öğeler haline getirildiğini hatırlamıyorum. Filminde hem alt metin aratacak hem de bir şeyleri çarpıtmadan, olduğu gibi bize aktaracak kadar farklı okumalara açık bir senaryo ve yönetimle birlikte Onur Ünlü, son zamanların en yoğun ve iyi filmlerinden birine imza atıyor. Böylesine iyi bir filmin ortaya çıkmasında kendisinin maharetleriyle birlikte tüm oyuncularından (özellikle Ali Atay ve Demet Evgar’dan) aldığı harika performansların etkili olduğunu da söylemek gerekiyor. Son olarak, bir kumpanya misali ülkeyi dolaşan filmi İstanbul’da Semaver Kumpanya’da izlemenin güzel bir deneyim olduğunu da belirtip bu yazıyı sonlandırayım. İyi seyirler. 

6 Mayıs 2013 Pazartesi