20 Nisan 2013 Cumartesi

Emek hep bizim!

Harika resimler var bu sitede Emek gösterisinden. İnşallah ¨kent hakkı¨ davamız işe yarayacak ve Emek'te film izlemeye, belleğimizi tazelemeye geri döneceğiz.

19 Nisan 2013 Cuma

Rüzgârla Yoldaş: Abbas Kiarostami’den Şiirler


17 Nisan 2013
Karşı Kültür


nasıl olur da yaşayabilir
yaşlı kaplumbağa
üç yüz yıl
gökyüzünden habersiz (sf. 25)


Bir kitabı tanıtmaya içinden dizelerle başlamak klişe görünebilir (bir bakıma da öyledir elbet) ama söz konusu dizeler büyük sinemacı Abbas Kiarostami’ye aitse eğer, yazmamak, zarif bir şair olan Cahit Zarifoğlu’nun da dediği gibi ¨zıddına inkilap etmek¨[1] olacaktır.

Birbirinden değerli ve müstesna filmlerin auteur’ü Abbas Kiarostami İran Sineması’nın diğer saymakla bitmeyecek yönetmenleri gibi şu fani dünyada olmamıza şükrettirecek insanlardan bir tanesi kuşkusuz. Close-Up (1990), Kirazın Tadı (Ta’m e guilass, 1997), Rüzgâr Bizi Götürecek (Bad ma ra kharad bord, 1999) ve Aslı Gibidir (Copie conforme, 2010) gibi filmlerinde ¨sıradan¨ meselelerin üzerinden gerçeklik, varoluşsallık ve ülkesi İran’daki gündelik hayat ve politika hakkında söylemek istediklerini kanlı canlı olarak ama gözümüze sokmadan, sakince bizlere gösterdi. Onun sinemasının (hatta İran Yeni Dalga’sı olarak adlandırılan devrim sonrası İran Sineması’nın neredeyse tüm yönetmenlerinin) alamet-i farikalarından biri kuşkusuz; önemsiz gözüken meseleleri ya da olguları gün yüzüne çıkarırken büyük laflar söylemekten imtina etmesi. Başka bir deyişle, mesela Kirazın Tadı’nda, keşmekeş içerisinde yüzüne bakılmayacak işçileri çalışırken görürüz, ya da başroldeki karakterin arabasına binen üç kişi de yaşadıkları sıkıntıları anlatır biz izleyicilere. Gözden kaçabilecek ya da sesleri hiç duyulmayacak olanları gösterirken Kiarostami diğer yanda da başroldeki karakterinin intiharla ilgili içini döktürür ama kadraja giren kimseyi yargılamaz. Önemli olan da zaten sesi duyulmayacak, yüzü görülmeyecek ya da farkedilmeyecekleri biraz olsun açığa çıkarmaktır. Ne varsa kenara itilmiş olanlarda vardır çünkü.

Bu noktada Kiarostami’nin 2001 yılında Harvard Üniversitesi Yayınları’ndan İngilizce’ye çevrilerek yayınlanan Hamrab Ba Bad adlı kitabını filmlerinden bağımsız düşünmemek gerek.  Türkçe’ye Pan Yayıncılık tarafından Rüzgârla Yoldaş adıyla çevrilen kitapta; gündelik yaşamdaki sıradan olayları konu alan dizelerde Kiarostami’nin filmlerinde de sıklıkla karşılaştığımız felsefi soruları ve yaşamı sorgulayışını görüyoruz. Bu noktada filmlerinin gücünü sıradanlıktan almasının altında yatanları şiirlerini okurken daha iyi keşfedebileceğimizi düşünüyorum. Bunu söylerken de ¨haikuvari¨[2] tabir edilen dizelerinde geçen ve insanı şaşırtacak kadar incelikle görülmüş, fark edilmiş ve gözlemlenmiş hayatın her cephesinden anların ve görüntülerin bu kadar güzel bir araya getirilmesine hayran kalmamanın zor olduğunu düşünüyorum. Sözgelimi ard arda yazılmış şu ¨ikilik¨ ve ¨haikuvari üçlüğü¨ ele alalım:

kömür işçileri
hiçbiri görmedi
kışın ilk karının düşüşünü

kömür madeninin çökmesi
yüzlerde beyaz kelebeğin uçuşu (sf. 91)

Duyulmayanı, işitilmeyeni filmlerinde kadraja alan Kiarostami’nin şiirlerinde de onları yazıya dökmesi ve bunu harika bir görsellikle dile getirmesi sanatıyla birlikte duyarlılığını da bizlere işaret ediyor bana kalırsa. Edebiyatın tanık olma şiarına ilişkin en yetkin mecra olduğunu söyleyen Marc Nichanian’ı haklı çıkarırcasına kaleme alınan her satırla birlikte gözümüzün önüne yakalanmayı bekleyen anları, durumları, ve olguları getiriyor Kiarostami ve bunu yaparken de zerafeti elden bırakmıyor. Işte bu nedenledir ki şiirleri filmleriyle birlikte düşünülüp her zaman başvurulması gereken kaynaklar arasında yerini alıyor (ki kendisinin çok iyi bir fotoğrafçı olduğunu da unutmadan ekleyelim). 


Son olarak; ¨müziği okuyabilirsiniz¨ desturuyla yola çıkan ve 27 senedir her türden ve coğrafyadan müziği konu edinen eserleri okurlarla buluşturan Pan Yayıncılık’a bu çok özel ve değerli bir kitabı bizlerle buluşturması nedeniyle teşekkür etmek gerekiyor. Uğur Yıldırım’ın yetkin çevirisiyle birlikte şiirlerin iki dilli olarak kitaba aktarılması da yayınevinin işine verdiği özeni gösteriyor.
  
Rüzgârla Yoldaş

Abbas Kiarostami

Çeviren: Uğur Yıldırım

Pan Yayıncılık, 2011

152 sayfa



[1] Cahit Zarifoğlu Konuşmalar adlı kitabının 137. sayfasında ¨Haddini aşan zıddına inkilap ediyor.¨ der.  
[2] Haiku: Geleneksel Japon şiir sanatı. Üç cümlelik dizelerden (ya da Japonca’da ¨on¨lardan) oluşan haiku’lar Japonca’da alt alta dikey bir sırada yazılırken diğer dillere çevrildiğinde (özellikle İngilizce çevirilerin başlamasıyla birlikte (alt alta üç satıra evrilmiştir. Kiarostami’nin kitabının da İngilizce çevirisinin takdiminde ¨haiku-like¨ (haikuvari) dizeler olduğundan bahsedilmektedir. 

12 Nisan 2013 Cuma

Seven Psychopaths (2012): Bir ¨Senaryo Nasıl Yazılır¨ Filminin Yazılamamışı

22 Mart 2013
Karşı Kültür

Bir film düşünelim: kağıt üzerinde In Bruges (2008) gibi gayet iyi ve şaşırtıcı bir filme imza atan bir yönetmenin yeni projesi olsun. Beklentiler yüksek olsun, oyuncu kadrosu dudak uçuklatsın ve acaba neler olacak diye sorgulatsın başta. Sonra filmi izleyin ve çıkışa gelin. İşte o noktada film bu yazıyı yazdıracak bana. Ondan sonra sizin yazılarınız size, benim yazım da bana!
İngiliz yönetmen Martin McDonagh, 7 psikopat karakterden yola çıkarak bir senaryo yazmak isteyen (hatta bu kendisine ısmarlanan) ama bir türlü kahramanlarını bulamayan Marty karakterini (Colin Farrell) filminin kahramanı yapıyor. Kahramanının hemen yanına da deli bir mafya/gangsteri Charlie’nin (Woody Harrelson) çok sevdiği köpeğini kaçırıp para kazanan (ama bunu görece iyi işler için harcayan) iki çılgın arkadaş Billy (Sam Rockwell) ve Hans’ı (Christopher Walken) ekliyor. Bir yanda köpeğini ararken her türlü zorbalığı yapan Charlie’nin Billy, Hans ve Marty’ye ulaşma öyküsü ilerlerken diğer yanda; Marty’nin senaryosu için iki ileri bir geri gittiği ve sürekli değiştirdiği hikaye taslakları ve Billy’nin kaypak ama bir o kadar da eğlenceli tavırlarının gizlediği olaylar birbirine bağlanmaya çalışılıyor. Marty’nin bulmaya çalıştığı 7 psikopat karakterin bir kısmı baştan sona hayal ürünüyken, Marty’nin hayal ürünü olduğunu sandığı ve malum olduğunu düşündüklerinin bir kısmının gerçek (ve hatta eksik) olduğunu görüyor; hatta hikaye ilerledikçe bu karakterlerle burun buruna bile geliyor. Işte bu noktada film biz izleyicilere ¨keşke burun buruna gelmeselerdi de bu film kağıt üzerinde kalsaydı, görselleştirilmeseydi¨ dedirtecek hale getiriyor kendini.
McDonagh, In Bruges gibi sevenlerinin çok sevdiği ve bence gürültü koparmadan güçlü senaryosuyla beğeni toplamış bir film yaptıktan sonra beklentileri üst seviyeye çıkarmıştı. Bu filmiyle ise senaryosunun ¨çılgın, aksiyon yüklü ve bol kanlı¨ haliyle (derdim her yerden bu referansı çıkarmak değil!) Tarantinovari bir işe soyunmaya çalıştığını anlatmak istiyor sanki. Bunda Marty’nin senaryo yazımı sırasında sürekli hikayelerini başa sarıp ¨bunu da ekleyince bakın böyle de komik oluyor, kafamız da senarist olarak şöyle çalışıyor, neler de düşünüyoruz, nerelere bağlıyoruz¨ dediği hamlelerin (ki bu hamleler ¨self-reflexive¨* öğeleri içinde barındırıyor) filmin başında güzel anlara vesile olurken filmin ortalarına doğru etkisini yitirmeye başlaması en büyük etkenlerden biri. (Hele ki senaryo yazımı konusunda bir şaheser sayılmasa da iyi bir çıkış noktası sunan Stranger Than Fiction [2006] gibi bir film gördükten sonra bu filmin hamleleri pek memnun etmiyor insanı). Nitekim; oluşturduğu karakterlerden biri olan; kızını öldüren katili gölgesi gibi takip eden ve intikam için yanıp tutuşan psikopat babanın ilk tanıtıldığı hikaye ve sonrasında ona anlatılan ¨o iş aslında öyle değildi koçum¨ hikayesi gayet tadında bir seyirlik sunuyor. Tabii bu filmin ilk yarısında senaryo daha bozulmamışken böyle. Ama git gide ilerlemesi ve güzelleşmesi gereken senaryo kimi zaman aksiyon içinde nereden geldiği belli olmayan sahnelerin aralara serpiştirilmesiyle, diğer zamanlarda da karakterlerin eğlenceli tarafını göstermek amacıyla çekilen gündelik hayat diyaloglarıyla sekteye uğrayabiliyor. Ama bu kadar lafın ardında filmi hala izlenilir kılan ya da eksikliklerine rağmen yine de eğlendirmeyi başaran yönü ne denecek olursa cevabımız oyuncu kadrosunun zenginliği ve McDonagh’ın bu kadroyu iyi yönlendirmesi olacaktır. Daha önce In Bruges’de beraber çalıştığı Colin Farrell’la olan iyi ilişkisi filme yansıyor ve Farrell nispeten iyi bir başrol oyunculuğu sergiliyor. Christopher Walken ve Woody Harrelson (özellikle Harrelson’ın psikopat hali çok iyi) neden iyi oyuncular arasında sayıldıklarını ¨rahat¨ oyunculuklarıyla ispat ediyor. Ama kişisel görüşüm bu filmin, en iyi kurgulanmasa da, en iyi canlandırılmış karakterinin Billy olduğu yönünde. Burada da Sam Rockwell’in her rolün altından kalkabilen oyunculuğunu filmin eğlence, sır ve çılgınlık katsayısını yükseltmek için sergilemesiyle açıklamak mümkün.
Çok bir şey beklemeden gülmek istiyorsanız, iyi oyuncular görmek istiyorsanız ve özellikle ¨senaryo yazılırken neler yapılmamalı¨yı görmek istiyorsanız bu filmi izlemek iyi bir seçenek olacaktır.

—-
* Self-reflexivity, Türkçe’ye özdüşünümsel olarak çevrilen bir kavram. Bu kavram sinemada (özellikle belgesellerde); yönetmenin filme kendini pek çok açıdan dâhil etmesi ve filmin ve kendisinin film içindeki varlığının farkında olması şeklinde açıklanabilir.

Röportaj: Hande Çayır ile ¨Yok Anasının Soyadı¨ Üzerine


22 Şubat 2013
Karşı Kültür


Hem çok sevdiğim arkadaşım hem de çalışmalarına değer verdiğim bir yönetmen olan Hande Çayır‘ın 17 dakikalık belgeseli Yok Anasının Soyadı; Türkiye özelinde kadınların evlenmelerinden itibaren yüklenmek zorunda bırakıldıkları ¨eş soyadını taşıma/kendi soyadını bırakma/bırakmasa bile çift soyadı almak zorunda bırakılma/boşandıktan sonra türlü işkencevi prosedürlere maruz kalma…¨ durumlarına odaklanıyor. İyi belgesellerin en önemli özelliklerinden biri olan çarpıcılık, doğrudan olma ve insanı düşünmeye sevk edicilik mefhumlarını fazlasıyla yerine getiren; son derece önemli bir işin altından başarıyla çıkıyor film (fragmanını şuradan izleyin isterim). İki önceki cümlemde, parantezin içinde aslında oradakilerden çok daha fazlası var filmde ama ben yazarken maruz kaldıklarımıza bin lanet ettim; siz okuyucuların da okurken bunalmasını hem isteyerek hem de istemeyerek yazacaklarımı üç noktaya teslim edip bıraktım. Bundan sonrasında lafı Hande’ye bırakıp filmini anlattırmak istiyorum.

Röportaj öncesinde bir küçük yönetmen biyografisi de verelim: Hande Çayır 1982 Eskişehir doğumlu. Lisansını Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı programından alıp İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema ve Televizyon yüksek lisans bölümünden mezun oldu. Yazıları PukkaLiving, Whichcontent, KAOS GL, Kural Dışı, Psikeart, Memlekent ve Radikal İki’de yayımlandı. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Bilimleri-Sinema doktora programı öğrencisi olan bu güzel insan, son beş senedir Whichcontent’te Yayınlar Yönetmenliği yapıyor.

Yok Anasının Soyadı’nın ilk yarı-uzun metraj (bir anda ortaya attığım kavrama gülüyoruz) belgeselin sanırım. Filmin hikâyesi ve ortaya çıkışının öyküsünü biraz anlatabilir misin?
Daha önce yaptığım video işleri üç-beş dakikaydı, evet. Yok Anasının Soyadı on yedi dakika. 2005 yazıydı. Birlikte çalıştığımız kadınlardan biri e-maillerini iki soyadı ile göndermeye başlamıştı. Evlenmeden önce kullandığı soyadını parantez içine alıyordu: “Melis (Gündoğan) Canyurt” gibi. Bu görüntü beni etkiledi. Görünür, kamusal alandaki bu koddan yola çıkıp kadının gel-gitlerini, özel hayatını masaya yatırmış buldum kendimi. “Bu parantez nedir” diye sormuştum. “Alışmaya çalışıyorum” demişti. Yıllar sonra, evlendim. Üniversiteden üç kadın arkadaşımla evlilik üzerine konuşurken soyadı meselesi üzerinde epey durmuştuk. O gün, o masada söylemiştim ilk; ¨bir şey yapacağım bundan¨ diye…
Filmi kurmaca yerine belgesel olarak çekmenin sebebi neydi?
Bir belgesel yapsam diye yola çıkmadım. ¨Soyadı meselesinin görünür olması için ne yapsam¨la başladı. Diğerlerinin hikâyelerini dinlemek istiyordum. Aslında bir tür terapi süreci gibiydi. ¨Ona ne olmuş?¨, ¨Sana ne oldu?¨ Dinlerken ben de hikâyemi anlattım. Bu anlatıların bireyleri, toplumu iyileştireceğine inanıyorum. Arada, notlar aldığımı hatırlıyorum, kurmacaya dair: kum saatleri, rakamlar hayal etmiştim. ¨Kadınlar şu kadar saatini, bu görünmeyen soyadı meselesinin uzantılarına ayırıyor, şu kadar para yatırıp kimliğini değiştiriyor¨lu animasyon fikri vardı. Ya da bankalardaki malum güvenlik sorusunun neden kullanılmaya devam ettiği ile ilgili görüntü vermeme sürecini canlandırmak istemiştim. Belki filmin uzununa… Çok da tarzları karıştırmadan… Belgesel, ucu açık ve kıvrak geliyor. Bana dokunuyor.
Filmde izlemeyenler için vereceğimiz önemli bilgi şu: film kadınların evlendikten sonra soyadlarının değişmesi mefhumunu hem yönetmeninin hem de filmde görüşleri alınan kadın ve erkek bireylerin dilinden ve düşüncelerinden hareketle ele alıyor. Burada şunu sorayım: filmde fikirlerini paylaşan kişileri nasıl seçtin? Seçtin mi? (gülüyorum) Bu konuda kimlerle konuşacağını nasıl belirledin?
Elimdeki malzeme yüz saate yakındı. Görüştüğüm kişiler arasında avukat, akademisyen, sanatçı, yazar, taksi şoförü, gözlemeci de vardı; arkadaş, eş, dost da… Kamera yanımda dolaşıyordum. Vapurda tanıştığım kişilerle bile görüşme yapmıştım. “Sen ne yapıyorsun” dediklerinde, “Ben mi? Soyadı… Kameram yanımda hatta…” deyip çekiyordum. CANAN’ın açıklamalarını okumuştum. Soyadını reddetmişti. Onu buldum. Ayşegül Yaraman’ın bir yazısını (¨Soyadı Alyansı¨) çok sevmiştim. O da kabul etti. Bir gün LGBT konulu bir panelde Serkan Köybaşı bahsetmeye başladı; anayasa mahkemesi kararından… Çantamdan kamerayı haşur huşur nasıl çıkardığımı anlatamam. Televizyondaki haberleri de öyle yakaladığım çok oldu. Mutfaktan pijamalarla koşup “soyadı, soyadı” diye bağırıp bir yandan televizyonun sesini açıp kameranın beyaz ayarı heyecanı ile haberi de kaçırmamaya çalışmak… Sırma Oya Tekvar’ın davasını dinlemek için Ankara’ya gitmiştim. Melek Özman da konuşmuştu; Hülya Uğur Tanrıöver de… Çevremdeki ilham verici kadınlarla başladım. TBMM’ye gittim. Sonra, erkekleri dinledim. Biraz da çocukları… Ancak filme hepsini koyamadım. Seçim, kurgu sürecinde çıldırmış gibi dolanıyordum ortalıkta. İş yerinden izin aldım. Sonra bir kilit cümle her şeyi çözdü. Dedim ki, “yahu bazı insanları dinlemek istemiyorum” kurgu yaparken. Canım hocam, ustam demeliyim hatta ona, “sen dayanamıyorsan, kimse dayanamaz Hande izlemeye, koyma onları…” demişti. O çok iyi bir referans oldu. İzlemek istediklerimi koydum. Bir de tabii, teknik aksaklıklar nedeni ile koyamadığım görüntüler de var; sesi olmamış, görüntü titremiş… Uzununa devam ediyorum filmin. Orada yer veremediklerim de olacak, çok hikâye var.


Filmde, belgesel sinemacılıkta kişisel olarak değer verdiğim ¨self-reflexivity¨ (öz-düşünümsel; yönetmenin filme kendini pek çok açıdan dâhil etmesi ve filmin ve kendisinin film içindeki varlığının farkında olması) yönteminden sıklıkla yararlanıyorsun. Bu yöntemi kullanmak baştan beri aklında mıydı yoksa filmi çekerken kendiliğinden mi ortaya çıktı?

Hikâyemi dâhil etmek hep aklımdaydı. Kendimi yansıtmadığım bir iş yapabileceğimi sanmıyorum. Daha önceki işlerimde de çıktığı için bu musibet (gülüyor). Yine geleceğini biliyordum önceden, evet. Bir de, kendini filmin malzemesi yapmak, çekenle çekilen arasındaki güç ilişkisini de bir nebze olsun eşitliyor.

Film 2012’de Suç ve Ceza Filmleri Festivali’nde gösterildi (sanırım ilk gösterimi de burada gerçekleşti). Gelen tepkiler nasıldı? Kadınlar ve erkekler diye ayırmak istemiyorum tepki verenleri ama bu durum kadınları bizzat etkilediğinden sana nasıl geri döndüklerini merak ediyorum.
Teşekkürle döndüler. Gündeme düşen soyadı haberlerini, göndermeye başlayanlar oldu. Filmden önce, bazı mail gruplarına yazmıştım; ¨böyle bir film yapıyorum, ilgilenen olur mu?¨ diye… O haberleşme dönemi inanılmazdı. “Beni defalarca aldatmış bir adamın adını taşımak çok ağır geliyor” diyen de oldu; “çocuğum farklı adla okula gitmesin diye boşanmıyorum” diyen de… Dertleşmeydi daha çok… Ne zaman, nerede konusu açılsa, hararetli bir tartışmaya dönüyor. Festival döneminde Radikal’de çıkan bir yazı vasıtası ile haberi olmuş; Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden bir öğrencinin, Metin’in ilgisi çok mutlu etmişti beni.

Filmin çok yakın zamanda 11. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nde gösterilecek. Kadınlar için son derece sancılı ve zor olan bir konuyu Filmmor’da gösterecek olmak sana ne hissettiriyor?
Filmmor candır. Uzun yıllar önce, Eskişehir’e gösterime geldiklerinde izlemiştim filmlerini. Püskürerek ağladığımı hatırlıyorum. Onur duyuyorum filmimin orada yer almasından… “Hırpalanan, susturulan, görmezden gelinen kadınlar… Biliyoruz, oradasınız. Filmmor, orada olan kadınların festivali…” yazıyor afişlerde bu sene. Çok güzel.

Son olarak belgeselini nasıl tanımlarsın? Kişisel? Birinci-şahıs belgeseli? Aktivist belgesel? Uçan mandalina belgeseli? (böyle bir belgesel türü de bizim katkımız olabilir belki?)
Bu tanımlarla örtüşüyor. Otoetnografik (auto-ethnographic) film diyorum ben. Oto (auto) yani ben, kendim (self) biricik hikâyelerimizin değerli oluşuna bir atıf. Etno (ethno); yani kültüre, topluma, ötekine (other) ne olduğuna dair ilgi… En sonunda da analiz, hepsini ortaya koymak, yazmak (graphic)… Kendi hikâyemden yola çıktım. Beni çok rahatsız ediyor bu soyadı ihlali; insan haklarına aykırı bir durum. Eskiden kölelerinin isimlerini değiştirirmiş sahipleri… Onun gibi.

Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
Az önce bir haber okudum: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları doğrultusunda hazırlanan paketten, AİHM’in Türkiye’yi mahkûm etmesine rağmen, kadınların evlendikten sonra sadece kendi soyadlarını kullanmalarına ilişkin düzenleme çıkarıldı. Soyadı konusu toplantıda gündeme geldi, ancak pakete alınmaması kararlaştırıldı. Böylece kadınların AİHM kararıyla elde ettikleri hakkı kullanması yine mümkün olmayacak.”
Filmi yaparken her sözümün, her gidişimin bir eylem olduğunu düşünmüştüm. Bu haber, kadının Türkiye hukukundaki yerine dair çok şey söylüyor. ¨Yoksunuz¨ diyor,  ¨birey olarak değerli değilsiniz¨ diyor. ¨Seçenek vermiyoruz size¨ diyor. “Soyadı, yahu, nedir ki” denecek bir durum değil bu, ya sistemin dışına atıyor seni ya da içinde tutup kimliksizleştiriyor. Var olarak, birey olarak, bizzat kendin olarak saymıyor.
Bununla birlikte, 1 Mart’ta Amerika’da “Doing Autoethnography” konferansında ve 22 Mayıs’ta Prag’ta “Femininity/Masculinity” konferansında gösterilecek Yok Anasının Soyadı. Benim yolculuğum için bu gösterimler önemli ancak belki DVD’leri çoğaltıp Türkiye’deki kapıların altlarından atmalıyım. Sadece festival izleyicisine ulaşmak istemiyorum çünkü.

Yönetmenler Kadraja Dahil II: Quentin Tarantino ve Sineması

30 Ocak 2013
Karşı Kültür



Reservoir Dogs (1992)

Kim ki Reservoir Dogs filminin bahsi geçen bir ortama adım atmıştır; o kişinin filmin giriş sekansına bir beğeni göndermesini duymadan mekanı terketmesi zannımca mümkün değildir. Bir masa etrafında outran, altısı müstear kullanan sekiz adamın gündelik hayata dair detayları tartışması aslında politikadan ekonomiye, toplumsal hayattan cinsiyete bakışa kadar en temel meseleleri 7 dakikada paket edip servis eder seyirciye Tarantino. Bazılarına gore sadece bu sekans için bile kült olan filmin Tarantino’nun henüz büyük harflerle Tarantino olmadığı zamanlardan bu ikinci uzun metrajı bana göre en iyisidir.

Birbirini önceden tanımayan altı kişi bir elmas soygunu için bir araya getirilir ve işe konsantre olmaları için birbirlerinin geçmişini ve isimlerini bilmezler. Soygunun başarıya dönüşeceği sırada polis tarafından içlerinden birisi ölür ve bunun üzerine buluşacakları yere gelip aralarındaki olası köstebeği bulmaya çalışırlar. Tarantino’nun en çok sevdiği şeylerden olan kan, alabildiğine şiddet ve ağız dolusu küfür kıyametin yanına; sevdiği tekniklerden olan doğrusal olmayan ve beklenmedik anlarda gelen geri dönüşleri (flashback) ve de gündelik hayata dair göndermeleri de eklediğinde ortaya nev-i şahsına münhasır bir film çıkar. Sonrası sinemaseverlerin filmi kaç defa izleyip izlemeyeceğine bakar.

Filmden ilginç bir anekdot: Filmin başlangıç sekansında uzun uzun şarkısı Like A Virgin’in analizi yapılan Madonna filmi çok beğendiğini ve fakat şarkısına yapılan eleştirileri kabul etmediğini belirtmiş. 



Inglourious Basterds (2009) 

Tarantino’nun bir kitabı bölümlere ayırıp her birini yavaş yavaş görselleştirmişçesine çektiği Inglourious Basterds, ¨ah keşke olaydı¨ diyen bir hikayeye sahip. Beş bölüme ayrılan film genel olarak Hitler Almanya’sının Fransa’yı 1940 başlarında işgali sırasında Yahudi avına çıkan albay Landa başta olmak üzere Nazi subaylarına suikast düzenleyecek bir grup gerilla askerin görevlerini icrasına odaklanıyor. Filmin ana hikayesi ise Landa tarafından ailesi katledilen Shosanna Dreyfus’nün sığındığı komşularının evinden kaçıp dört sene içinde tekrar Landa’yla ve üst düzey Nazi yetkilileriyle bir araya gelişine odaklanıyor. Paris’te bir sinema salonu kendisine miras bırakılan Shosanna kendisinden etkilenen bir Nazi subayının düzenlemeleri sonucu bir propaganda filminin galasına ev sahibeliği yapacağını öğrenir ve yüzlerce Nazinin ve hatta Hitler’in doluştuğu bir salonu yakmanın heyecanına kendini kaptırır. Öncesi ve sonrası filmin uzun ve bir o kadar da keyifli anlatımı içinde saklıdır.

Tarantino’nun her filmine hem tanıdık bazı öğelerin (kan, şiddet, kara mizah ve içten içe güldüren tesadüfler sonucu bir araya geliş hikayeleri) hem de git gide daha da iyi anlatılıp görselleştirilen senaryoların hakim olduğunu söylemek mümkün. Filmlerinin giriş sekanslarında olabildiğince farklı şeyler denemeye çalışan Tarantino’nun bu film özelindeki 20 dakikalık giriş sekansı kanımca şu ana kadar çektiği filmler içindeki en iyi sekans güzellemesi. Seyirciye harika oyunculukları sunarken son derece sakin görünen bir albayın üzerinden harika bir gerilim atmosferi sunuyor. Tarantino’nun yaptığı en iyi şeylerden biri olan oyuncu yönetimi (ve serbestliği belki de) konusunda da filmdeki her çok iyi oyuncu birbirlerinin performansını yukarı çekerek ve aynı zamanda birbirine nispet yaparcasına çok iyi oynuyorlar. Uzun süresine ragmen (2,5 saat) keyifli bir seyirlik ve iyi bir kurmaca için lütfen 2009 tarihli bu filmi tuşlayınız!

Filmden bir anekdot: Filmin içindeki film olan Nation’s Pride’ı filmde de rolü olan Eli Roth çekmiş.