24 Mart 2013 Pazar

Gözetleme Kulesi, Gişe Memuru ve Uzak İhtimal’de Yalnızlık Sorgulamacası

Karşı Kültür
20 Ocak 2013


90’lardan itibaren Türkiye Sineması’ndaki farklılaşma ve bir nevi yükselme dönemine girişin biz sinemaseverler için en güzel yanı şüphesiz hayatın içine daha fazla paçasını kaptıran hikayelere yer vermesidir. Hayatı iyi bilen, gözlemini çok iyi yapan ve görkemli, bol kahramanlı soslu görselliklerden ziyade kaybeden, herkes kadar mutsuz, umutsuz ve de dertli karakterleri gündelik hayata bırakıp ne yapacaklarını gözleyen yönetmenler var çoğunlukla karşımızda. Ve bu yönetmenler ne güzeldir ki; bize hala sinema ve hayat için umut etmeyi ya da kimi zaman her şeye lanet edebilmeyi tepeden bakarak değil, bizlerle aynı seviyeden, içtenlikle yapabiliyorlar. Bu yönetmenlerden üçünün başlıkta da değinilen değerli üç filmi arasındaki bağlantı kurma isteği ve çabası yazımın amacını oluşturuyor.
¨Pelin Esmer’in Gözetleme Kulesi’ndeki başrol karakteri Nihat’ın, Gişe Memuru (2010) filmindeki Kenan’la ve Uzak İhtimal’deki (2009) Musa ile nasıl bir ilişkisi olur ey yazıcı?¨ diye soracak olanlara hemen vur-kaç taktiğiyle yanıt vereyim: bu üç ana karakterin yalnızlıktan muzdarip ama farklı yalnızlıklar yaşadığını ve bu durumların birbirinden (hem teknik hem de hikaye anlatımı açısından) çok farklı olan bu üç filmi bir araya getirebilecek bir tür akrabalık oluşturduğunu düşünüyorum. Haydi devamını getireyim.
Gözetleme Kulesi’nin Nihat’ı bütün film boyunca suçluluk duygusuyla hareket eden ve ormanın içinde bir kuleye bir yandan geçmişindeki hatasından arınmak ve bir yandan da yalnız kalabilmek ve kendiyle bir başkasına (daha doğrusu onun ölçütlerine) ihtiyaç duymadan yüzleşmek için gidebilen bir karakter. Yalnızlık onun için sığınılacak çok değerli bir liman. Ama kulede tek başına kalmak istedikçe aslında bu isteğinin her istediğinde gerçekleşemeyeceğini görüyor: bir yanda hosteslik yapan ve kendisi gibi geçmişinden kaçmaya çalışan Seher’le yollarının kesişmesi ve sonrasında birbirlerinin hayatlarına istemeden de olsa müdahale etmeleri söz konusu. Diğer yanda da başka yangın kulelerindeki bekçilerle rutin konuşmalar yapıp rapor vermesi gerektikçe, kule bekçilerinin onun yaşamak istediği yalnızlıktan çok işlerini yaparken yalnız kalmak istemediklerini görüyor. Kulede tek başına kalmayı sohbet ederek atlatmaya çalışan bekçiler Nihat’ın yaşamını merak edip sorular sordukça yalnızlıklarından kurtulup oyalanacak bir şeyler buluyor ama bu arada Nihat da yalnızlığından ve mahreminden feragat etmek durumunda kalıyor.
Filmdeki telsiz konuşmaları ve konuşmalar üzerinden bekçilerin diğer hayatlara müdahalesi bana Gişe Memuru filmini pek çok yönden anımsattı. Tolga Karaçelik’in filminde başroldeki Kenan karakteri Boğaz Köprüsü’nde gişede çalışan ve yoğun iş temposuna alışkın ama o kadar insanla gün içinde muhatap olsa dahi her daim ketum ve mutsuz bir adamdır. Yalnızlığı içinde boğulmakta hatta sürünmektedir. Günün birinde sürgün edilip kuş uçmayan bir sınır kapısına gönderilince gün içinde 3-4 arabanın ancak geçtiği sınırda başlarda kendine uğraş edinmeye çalışır. Bu arada da bir yandan telsizin diğer ucundaki ¨meraklı¨ ve onun kadar hayattan bezmiş gişe memurunun sorularına ve muhabbet kurma çabalarına maruz kalır, diğer yandan da hayatında bir güzelliğin ve onu heyecanlandıracak bir aşkın baş kahramanı olarak; her gün aynı saatte sınırdan geçen bir kadını seçer. Onunla mutlu olduğu, gündelik hayatındakinin aksine sürekli konuştuğu hayalleri kurar kafasının içinde ve kadınla kaçmak isteyecek kadar da hayallerine inanır.

İki filmin teknik olarak ve senaryo yönünden pek çok farklılığı olmakla birlikte karaktelerin benzer bir sürece farklı bakmalarının ve daha önemlisi süreci farklı yaşamalarının birleştirici bir tarafı olduğunu düşünmekteyim. Niyetleri apayrı olsa da (biri isteyerek bekçi oluyor, diğerinin büyük ihtimalle başka şansı yoktu mesleğini ¨seçerken¨) ikisinin de işyerleri olan kule ve gişede yalnız kaldıklarında benzer davrandıklarını ve bir şekilde hayata tutunmaya çalıştıklarını düşünüyorum. Biri yaşamındaki anlık hatalar sonucu kurduğu dünyayı bir anda kaybetmenin acısını yaşarken diğeri kurulu ama mutsuz dünyasından kurtulup başka bir insan olarak devam edebilmenin hayaliyle şimdiki zamana katlanmaya çalışıyor. Böylece de iki karakter kendi şimdiki zamanlarını ¨kapana kısıldıkları¨ bir mekanda yaşayıp gidiyor.

Bahsini geçirdiğim iki filme üslup, hikaye örgüsü ve başrol erkek karakteri açısından hem benzeyen hem de alakasız gibi görünen bir film daha var ki bu yazı dahilinde öncülleri gibi tekrar tekrar izlenmeyi hak ediyor. Mahmut Fazıl Coşkun’un Uzak İhtimal filmi, Türkiye sinemasına son dönemde incelikle ve sükunetle tahayyül edilmiş muazzam iki baş karakteri (Musa ve Clara) kazandırmasıyla bile övgüleri sonuna kadar hak eden bir yapım. Bununla birlikte taşradan gelip İstanbul’da bir camiye müezzin olarak atanan Musa’nın komşusu olan genç rahibe adayı Clara’ya duyduğu aşkı tüm ruhuyla içinde yaşamaktan başka çaresi olmayışını, yani imkansız bir aşka tutunuşunu izleyicilerle paylaşması o kadar derinden ve yalnız sürdürdüğü bir yolda sürüyor ki o da diğer iki arkadaşı Nihat ve Kenan gibi yalnızlar rıhtımındaki yerini alıyor.
Son kertede; üç erkek karakterin farklı duygularla (pişmanlık ve arınma; mutluluğu yakalama ve şimdiki halinden kurtulma; ve aşkını söyleyebilme ve içindeki fırtınayı dışarı akıtabilme) neredeyse imkansız olsa da hayata tutunabilmeye çalışmalarının aralarında görünmez bir bağ kurduğunu düşünüyorum. Bu bağın ne derece kurulup kurulamayacağı konusunda bana hak veren ya da bunu boşa bir çaba olarak gören okuyucuları bu filmleri izlemeye davet ediyorum. Hem zaten ben sevdim eller alsın, çünkü ben topu attım istopumu dedim!

Arbitrage (2012): İstese atom filmi bile olurdu!

Karşı Kültür
3 Ocak 2013


Mutlu aile tablosunun tam ortasında refahtan neredeyse ölecek halde seyircinin karşısına çıkar işadamı Robert Miller filmin hemen başında: yıllar önce sıfırdan başladığı hayatında ona eşlik eden eşi, aynı zamanda çalışma arkadaşı olan çocukları ve onların aileleriyle kendisine yapılan sürpriz doğum günü partisini kutlarken hem çok mutludur hem de yıllardır çalışarak elde ettiği zenginliğin keyfini ailecek iyi çıkardıklarının bilincindedir. Çok çalışmasının bir yan etkisi olarak gece işyerine gitmeyi bahane ederek de aslında aşık olduğu ve galerisinin finansmanını sağladığı sanatçı Julie’ye gider. Karısının ¨uzaklara kaçalım, gidip dinlenelim artık¨larına işini öne süren Robert için uzaklara gitmek sadece Julie ile anlamlıdır ve ne sinemasaldır (!) ki buna bir anda karar verip Julie’yle gitme planını yürürlüğe koyduğu anda bir anlık dikkatsizliğinin hafif yaralısı kendisi olurken sevgilisinin kazara ölümüne sebep olur. Kazanın peşindeki dedektifi atlatmak için eskiden beri tanıdığı genç ve ona güvenen Jimmy’nin yardımı sonrasında Robert’ı ele vermemesi için girişilen sinsi yollar bu kazanın altını iyice oymaktadır. Bu arada bir şeyi eklemek lazımdır: iş yaşamında da bir öngörüsünün ve buna bağlı hatasının sonucunda dolandırıcılık yaptığı için şirketini elde çıkarmadan evvel hem kazayı hem de dolandırıcılığını örtbas etmeye çalışmaktadır. Dertler birken ikiye çıkar, çıkış yolları daha çok dolandırıcılık ve vicdan-para eğrisi üzerinden akar.
Yazar-yönetmen Nicholas Jarecki’nin ilk uzun metraj filmi Arbitrage, derdini anlatırken bana sürekli ¨ne çok iyi ne çok kötü¨ dedirten bir yapım: film, iş yaşamı ve aile yaşamı üzerinden vicdanı sorgulanan; işini bitirmek için görünüşte hiçbir şey yapmazken arka planda zekice ve aynı zamanda ¨kirli¨ kararlar alan; insanların güvenini kaybetmektense para kaybetmemeyi de tercih eden; hep daha çok başarı için ¨ben iş dünyasının kahiniyim, buralar benden sorulur¨cu tavrıyla kızına göz nuru şirketini teslim edip gözünü arkada bırakmamaya uğraşan Robert’ın hayatının bir gecede çöküşe geçmesiyle birlikte aslında sağlam olmayan temellerini göz önüne çıkarıyor ve bunda başarılı olduğu söylenebilir. Bu çöküşün içerisinde sadece Robert’ın değil karısı Ellen’ın da parmağı var çünkü o da kocasının hırslarına ve ¨yasak aşk¨ına yarattıkları refah imparatorluğundan feragat etmemek için ses çıkarmıyor, filmde bir noktaya kadar. Bu safhaya kadar da yazar-yönetmen Jarecki’nin bu iki karakteri iyi kurguladığını söyleyip hakkını teslim etmek gerekli. Fakat aynı hak teslimini kurban Julie ya da dedektif Michael (Tim Roth yine döktürüyor, müsterih olalım) ya da diğer karakterler için yapmak pek mümkün değil: Robert’ı uzun zamandan beri ¨haklamaya¨ çalışan dedektif Michael’ın kazanın sırrını çözmesi o kadar çabuk ve seyirciyi olaya dahil etmeden veriliyor ki sanırsınız seyircilerin hepsine filmin senaryosunun filme girerken verileceği öngörülüp, ¨başka işlere odaklanalım lütfen, vakit nakit¨ denilmiş. Yine dedektifin Robert’ı yakalamak için filmde verilen tek motivasyonu; onun gibi zenginlerin bir şekilde işten paçayı sıyırmak için birilerini kurban seçebileceğini baştan kabul etmesi. Bu nedenledir ki dedektif, Robert’ın suçluluğunu kanıtlamak için Robert gibi mahkeme delilinde dolandırıcılık yapabiliyor. Güzel bir fikir; ama dedektifin motivasyonu ve bunu yapmasının nedenleri daha derinlikli işlenseydi ancak bu fikir ¨gol olurdu¨, böyle auta çıkmış.
Yine de filmin ilk uzun metrajını çeken bir yönetmene göre iyi kotarıldığını, başrol oyuncularından Richard Gere’in baştan sona Susan Sarandon’ın ise sondan başa çok iyi oynadığını ve haftanın izlenebilecek filmlerinden biri olduğunu söylemek ve iyi seyirler dilemek en güzeli.

Biri 2012 mi Dedi?

Karşı Kültür 
29 Aralık 2012



Bu dosyayı hazırlarken görüşlerini dile getiren ve değerli katkılarını esirgemeyen arkadaşlarım Aylin Solakoğlu ve Deniz Gür’e çok teşekkür ederim.

2012 acı tatlı ekşi tuzlu ve bilimum duyu organlarının da katkısıyla geçip gitmek üzereyken sinema ve televizyon karasularında dünyada ve Türkiye’de neler oldu neler bitti ya da devam ediyor diye aklımızda kalanları buradan paylaşmak istedik. Bakalım hafızalarımızda neler iz bırakmış, hangi ünlü kiminle görüntülenmiş, kim kimin gıybetini yapm… yok son ikisini içimizden söyleyecektik, değil mi Olric?
-       2012’ye neyle başlarsan öyle gidermiş geyiğine girmek değil amaç ama Ocak’taki bir ölüm haberi ilmeği söktü desek doğru olur herhalde. Theodoros Angelopoulos 24 Ocak 2012 günü, The Other Sea (Öteki Deniz) adlı yeni filminin çekimi sırasında çarpan bir motosiklet yüzünden yaşama veda etti. Ünlü yönetmen Ridley Scott’ın ünlü yönetmen kardeşi Tony Scott intihar etti. Emmanuelle serisinin ünlü oyuncusu Sylvia Kristel da 60 yaşında vefat etti.
-       2012 yurtiçinde de arka arkaya çok fazla ölüme şahitlik etti. Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden Yusuf Kurçenli ve Metin Erksan vefat etti. Genç yönetmen Seyfi Teoman hazin bir trafik kazası sonrası girdiği komadan çıkamadı ve vefat etti. Senarist-oyuncu Meral Okay; büyük oyuncular Ekrem Bora, Müşfik Kenter, Erol Günaydın, Baykal Kent, Cüneyt Türel, Evin Esen, Leman Çıdamlı; (beklenmedik bir ölüm olarak) Azer Bülbül ve değerli Türk Halk Müziği sanatçısı Kamil Sönmez, büyük ozan Neşet Ertaş; değerli pop ve caz müzik sanatçısı Ayten Alpman ve Berkant; efsaneler arasında yerini alacak güzel insan ve futbolcu Metin Kurt; duayen sunucu Orhan Boran ve önemli akademisyen-şair-yönetmen… Bilgin Adalı da bu senenin önemli kayıplarındandı.
-       Bir Zamanlar Anadolu’da, 64. Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye için yarışacak filmler arasına girdi ve ¨Büyük Ödül¨ü kazandı.
-       Tepenin Ardı; ultra prestijli 2012 Asya-Pasifik Sinema Ödülleri’nde En İyi Film Ödülü’nü kazandı.
-       Rezan Yeşilbaş’ın yönetmenliğini yaptığı Be Deng (Sessiz) adlı kısa filmi 65. Cannes Film Festivali’nde En İyi Kısa Film ödülünü aldı.

-       Disney’in Lucas Film’i satın almasıyla birlikte Star Wars serisinin 3. üçlemesinin çekileceği duyuruldu. George Lucas senarist ya da yönetmen olarak değil danışman olarak seriye katkıda bulunacak. Bu haber biz serinin müdavimlerini John Williams’tan Across The Stars eşliğinde bir elimizde ışın kılıçlarımız Death Star’a karşı Müjgan’la ağlaştırmaya yetti.
-       Emek Sineması’nın kapatılmasından sonra Sinepop da kapatıldı. Yetmedi Beyoğlu Sineması ¨her an borçlarından dolayı aynı dertten muzdarip olmaya yakın olduğu¨ gerekçesiyle topun ağzında, ve Beyoğlu’nun bir diğer gözbebeği İnci Pastanesi de ¨restore edileceği¨ bahanesiyle tahliye edildi. Memleket eyiye gidiya!
-      Beyoğlu’nun kapatılan mekanlarından, herkesi çok daha fazla üzecek bir acıya geçelim: Twilight serisi – sonunda- tamamına erdi, çok üzgünüz :/

-       Bu sene Altın Portakal ve Altın Koza’da olay bolluğu yaşandı. Altın Portakal’da önce Uzun Metraj Jüri Başkanlığı seçiminde organizasyon krizleri yaşandı ve Hülya Avşar başkan ilan edilince Levent Kırca ¨ben yokum¨ dedi, Kutluğ Ataman’ın jüriden ayrılışı polemik konusu yapılmaya çalışıldı, Twitter’da kan gövdeyi götürdü, oo olaylar olaylar! Hadi ondan kurtulundu derken Hülya Avşar yarışma filmlerinden Derin Düşünce’nin çocuk pornosunu ve ensesti anlattığını söyleyip filme tepki gösterdi. Lakin ödül töreninde bütün kara bulutlar dağıldı çünkü on parmağında on marifet sinema eleştirmenimiz Ömür Gedik yıllarca akıllardan çıkmayacak bir sahne performansını harika şarkı yorumlarıyla taçlandırdı. Sevgilisi Ferhat Göçer’le aynı sahneyi paylaşmamasıyla ise faciadan kılpayı dönüldü.
-       Altın Koza’da ise alınan ¨kardeş kardeş ödülünüzü paylaşın¨ kararlarına (en iyi kadın ve erkek oyuncu kategorilerinde) ödül alan almayan neredeyse her oyuncu ve yönetmen tepki göstererek ateş püskürmekte bir ejderhadan aşağı kalmayacaklarını gösterdiler. Neslihan Atagül’se Araf’taki rolüyle umut vaad eden oyuncu ödülüne 6 sene sonra tekrar layık görülerek, Türkiye’nin yeni istikrar abidesi olma yolunda emin adımlarla yürümeye devam ediyor.
-       2012, yabancı sinema yapımcılarını Skyfall, Taken 2, Argo’yu Türkiye’de çekmeye itti. İtti ve inanın bizleri o kadar şaşırttı ki (!) hala Japon animelerindeki gibi olan gözlerimizi normal büyüklüğüne çekemedik. Seyircilerin birçoğu Skyfall’u beğendi; beğenmese bile konuşulmasıyla film işi götürdü zaten, iyi güzel de; Argo Türkiye’de çekildi ve ilk ¨Türkiyeli¨ sahnesinde Sultanahmet Camii’ni göstererek Oryantalizm 101 dersinin vizesine iyi çalıştığını gösterdi (tabii biz bunu söylerken film ekibinin pragmatik seçimleri işe yaradı. Öyle ki film Oscar adaylıklarını kaptı, ekibi ellerinde tostları töreni bekliyor.)
-       Tüm bunlar yaşanırken Sinan Çetin Fan Club’a üzücü bir haberimiz var: kendisi bu sene gösterime giren Çanakkale Çocukları filminden beklediği ilgiyi görmemesi sebebiyle bir daha mesaj içeren film çekmeyeceğini açıkladı. Bu haber yönetmenin Fan Club’ında ve Cihangir’deki yaşam komplekslerinde soğuk havalar estirirken, yurdun dört bir köşesinde maytaplar, taytaylar, hulahuplar ve goygoylarla kutlandı (arada bizim resimlerimiz de basına yansımış olabilir).

-       Saadet Işıl Aksoy bu sene gösterime giren; Margaret Mazzantini’nin romanından uyarlanıp Sergip Castellitto tarafından yönetilen Twice Born (Türkiye’de Sen Doğmadan Önce adıyla vizyona girdi) filminde uluslararası bir oyuncu kadrosu içerisinde yer aldı.
-       İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin beklenen filmi Fasle kargadan (Gergedan Mevsimi) gösterime girdi. Monica Bellucci’ye Türkiye’den Yılmaz Erdoğan, Belçim Bilgin, Beren Saat ve Caner Cindoruk gibi isimlerin eşlik etmesiyle film içeriğinden çok magazin değeriyle gündeme geldi. Pek alışık olduğumuz bir habercilik anlayışı değildi elbette, bizleri şaşırttı!
-       Bu sene de ¨kamerayı 360 derece steadicam’le döndürdük mü en saçma konunun bile suyunu çıkarırız alimallah¨ diyen, ¨yönetmen olmayan şöhretlerin¨ dizi ve film projelerinden geçilmedi sevgili yıllık.

-       Peter Jackson şu an Türkiye’de dizi sektörüne girse hiç yabancılık çekmezmiş, bunu gördük Hobbit’in 169 dakikalık süresiyle (ya da en son 2001- 2003 arasında Türk dizileri yersiz uzun değilmiş, biz atlamışız).
-       Yine bir Game of Thrones sezonunun daha ne zaman başlayıp bittiğini anlayamadan kışı getirdik :/
-       The Master‘ın Koray Doyran tarafından tasarlanan Türkiye afişi, uluslararası alanda da beğenilip kullanıldı.
-       Fetih 1453 6.5 milyonluk seyircisiyle yılın en çok izlenen filmi oldu. (Allahhh, çok şükür yarabbi!)
-       Michael C. Hall, GQ Türkiye’nin davetlisi olarak Türkiye’ye gelip ödül aldı. Her ölümlü oyuncunun makus talihinden payını alan Hall’un Dexter karakteriyle özdeşleştirilmesi akla ¨bre insanlar, Dexter yokken bu adam Six Feet Under diye kainatın en güzel dizilerinden birinde muhteşem oynuyordu, gidin onu izleyin de öyle gelip Dexter’da da çok rerörerö diyin¨ dedirtti.

-       Sinema dünyasının üvey evladı belgesel sinemaya karşı hala televizyonların ceza olarak gösterme tutumu süredursun değerinin ve öneminin yavaş da olsa anlaşıldığı bir sene oldu 2012. İstanbul’un kentsel dönüşümle elden giden tarihine karşı direnen herkesi arkasına alan Ekümenopolis filmi kitle fon desteğiyle ticari gösterime girdi ve kamuoyunda dikkat çekmeyi başardı. Film sene sonuna doğru DVD olarak da satışa sunuldu. Böylesine güzel desteklerin darısı bütün iyi belgesellerin başına. (AMİN!)
-       O değil de Hugh Laurie 8 sezon süren House MD’de Emmy alamadan kendini Amerika’da müzik turnelerine verdi, ailecek bu kararın temyize gitmesini niyaz ediyoruz.
-       Ülke televizyonlarında yavaş yavaş güzel değişimler görüyoruz yıllıkçığım. İyi ekipler zeka dolu işler yapmaya başladı ki bunlar arasında Leyla ile Mecnun, İşler Güçler, Behzat Ç ve Şubat gibi sağlam işler çıktı bin şükür. İşin en güzel tarafı bu yapımlar biz izleyicileri uzun bakışmalı ve ağlaşmalı dramalardan ve gülme efektli sit-com / komedi çilelerinden kurtardı.
-       Ve son olarak bu sene de; ¨film çekmese hayat daha güzel olur¨ dediğimiz yerli ve yabancı yönetmenlerin yanında, ¨röntgen filmi çekse de ‘Çile bülbülüm… Allah’ nakaratını söylerkenki coşkuya erişsek¨ dediğimiz değerli isimler bizi şaşırtmadı. Cümlenin başındakiler filmleriyle saç baş yoldurttu, sonundakilerse film yapmadıkları için bizi duygusala bağladılar.

Anna Karenina (2012): ¨Yarı-iyi¨ film, ¨olmamış¨ Anna oyunculuğu!

Karşı Kültür
27 Aralık 2012


Önceki yıllarda klasik ve ünlü romanlardan Pride and Prejudice (2005) ve Atonement (2007)’ı sinemaya uyarlayan İngiliz yönetmen Joe Wright’ın yine başrolünü Keira Knightley’e teslim ettiği Anna Karenina (2012) hakkında konuşmaktır bu yazının niyeti.
Tolstoy’un klasiklerinden Anna Karenina’yı yarı radikal bir kararla tiyatro sahneleri destekli bir senaryoyla çekmeyi tercih etmiş Wright. Pek anlaşılmayan cümlemi açıklamam gerekirse; hikayenin doğal ve 19. yüzyıl gündelik yaşamından doğal izler taşıyan anlatımının yanında duygu dozu yüksek sahnelerde yönetmen filmini hem gorsel olarak yukarı taşımak hem de seyirciyi yabancılaştırmak için kamerasını bir anda tiyatro sahnesine dönen mekan ve dekorlara bırakıyor. Bu da aslında gerçeğe yakın ve gerçekle hayal arasında kalan ya da karakterlerin iç dünyasına ait ara bölgelerin de olduğuna işaret edebilecek bir ikili-iç içe geçmiş hikayeler bütünü yaratıyor. Böyle sahneler arasında Anna Karenina ve Vronsky arasındaki tutkulu aşkın kıvılcımlarının atıldığı ve devamının geldiği tüm sahnelerle birlikte yan karakterlerin çoğunlukla istediklerini elde edemedikleri sahneler – ki Levin’in aşkına filmin başlarında karşılık bulamamasıyla köyüne ve işine umutsuzca geri döndüğü sahne bir başka örnek- mevcut. Müziğin yoğun ve kimi yerlerde baskın kullanımı da görsel ¨ikili-iç içe anlatım¨a eklenince seyirciye ilk anda bu görece deneysel yönetmenlik çok iyi gelebilir.
Bu noktada kantarın topuzunu kaçırmak pahasına da olsa filmin eleştirilecek çok fazla yanının olduğunu düşünüyorum. Evet, filmin Tolstoy klasiğinin gölgesinde kalmamak adına ve büyük bir risk alınarak farklı ve öncülü olan Baz Luhrmann şaheserleri Romeo + Juliet (1996) ve Moulin Rouge (2002)’dan teknik olarak altta kalmadığını söyleyebiliriz. Fakat kimi sahnelerde filmin ritmini arttırmak için yapılan bazı kurgu trükleri bana gore çok göze batıyor ve yüksek ritme sekte vuruyor. Örneğin kimi sahnelerde (ki bu bir süredir türü ya da menşei ne olursa olsun pek çok filmde gözüme batan bir özellik) karakterlerin arasındaki bir diyalog –neredeyse- bitmeden ya da bir sahnenin doğal akışı son bulmadan bir diğer sahneye anında geçişler oluyor. Duygu yoğunluğunun seyircide bir aksaklık yaratmadan doğal olarak sağlanması için en az 2-3 saniye daha devam etmesi gereken o kadar çok sahneyle karşılaşmak mümkün ki filmde bir noktadan sonra o doğal geçişin olduğu sahneleri görünce insanın gözleri yaşarıyor. Ama bununla birlikte; Anna Karenina, Vronsky ve Kitty arasında geçen yarı aşk üçgeninin anlatıldığı filmin başlarındaki davet sahnesinde dans koreografisi ve duygu yoğunluğu gayet dozunda ve iyi verilmiş.
Filmin eleştirilecek ikinci yanı aslında o kadar büyük ki filmin eleştirilecek belki de filme kan kaybettiren tek yanı olarak da ele alınabilir. Bahsi geçen yan yönetmenin üçüncü kez birlikte çalıştığı Keira Knightley’in Anna Karenina karakterine ¨bahşettiği¨ zorlama oyunculuk ve daha doğrusu oynayamamacılık. Filmin kadrosuna bakıldığında yan karakterler ve başrol etrafındaki tüm oyunculukların hakikaten çok değerli olduğunu söyleyebiliriz. Çoğunlukla İngiliz oyunculardan oluşan kadro sinema ve tiyatrodaki İngiliz oyuncu kontenjanından üstünlüğü elinden bırakacağa benzemediğini bir kez daha ortaya koyuyor. Ama bu filmde bu üstünlüğe beklenilenin de üstünde bir performansla istisna oluşturan bir Keira Knightley gerçeği var. Yönetmenin kendisiyle çalışmayı sevdiğini anlamak pek zor değil çünkü sahnelerinin çoğunda kendisine Oscar’a aday olması için resmen ¨vursa gol olur¨ pasları vermiş. Böylesine güçlü bir kadın karakteri perdeye yansıtmak için emek harcadığı belli. Ama aynı emek kasılmaktan ve oynayamamaktan başka her şeyi yapan Knightley ve performansı için söylenemiyor maalesef. Bir başka ¨iyi¨ oyuncunun (ki aklımda isimler olsa da söylemeyip izleyenlerin kararına bırakmak daha iyi olur kanımca) hakkını vererek döktürebileceği ve iştah kabartan Anna Karenina karakterine perdede gözüktüğü andan itibaren yakışmıyor Knightley. İhtiras, aşkı uğruna her şeyi göze alma, kıskançlık ve asalet gibi kavramların perdedeki izdüşümünde bize ulaşan görüntü çok zayıf ve fakat Knightley şanslı bir kötü oyuncu olduğundan kelli etrafında hepsi çok iyi oynayan oyuncuların arasında ¨bu günü de atlattık şükür¨cülükle deyim yerindeyse yırtıyor. Ama bu performansıyla Oscar alırsa hakikaten Oscar’daki şikelere bir yenisini daha ekler, bu da böyle bilinsin yani!