16 Aralık 2013 Pazartesi

Yozgat Blues: Yalnızlık Ömür Boyu...

Karşı Kültür
16 Aralık 2013



İlk uzun metrajları Uzak İhtimal’de müezzin Musa’yı İstanbul’a getirip rahibe adayı Clara’ya içten ve zarif bir aşkla donatmıştı Mahmut Fazıl Coşkun ve Tarık Tufan. Musa çok uzak bir ihtimalin, olmayacak dualara denilecek aminlerin peşinden koşarken bir yandan da yalnızlığını iliklerine kadar yaşıyor ve izleyici olarak bizleri durumuna tanık ediyordu. Ağızdan dökülemeyen sözler iç çekişlere, anlatılamayan hisler can acıtan bakışlara bırakıyordu kendini; mahur beste çaldıkça Musa’yla ağlaşılıyordu perdenin diğer tarafından.

Şimdi ikinci uzun metrajlarına bakınca Coşkun-Tufan ikilisinin, Musa karakterinin yanına yeni filmlerinde duygudan yakın akrabası Yavuz’u zarifçe yerleştirdiklerini görüyoruz. Müezzin Musa’nın yerini sessizce alıyor öğretmen-şarkıcı Yavuz ve Musa’nın aksine başını alıp İstanbul’dan Yozgat’a gidiyor. Sanatını icra etmek için bulduğu nadir fırsatlardan birinde yanına öğrencisi Neşe’yi de alıyor ve bir gazinoda yetmişli yılların Fransız şarkılarını söylüyorlar her gece. Gittikleri bu yeni ilde yepyeni bir yaşama başlayan Neşe ve Yavuz’un mevcut duruma alışmaya çalışmaları  sırasında Yavuz’un ketumluktan bir nebze olsun sıyrılmasının en önemli sebebi Neşe’nin her daim hayata tutunabilecek kadar güçlü oluşunda yatıyor. Bununla birlikte onlara ilk günden itibaren yardım eden berber (ama kadın kuaförü açma hayaliyle yaşayan) Sabri’nin Neşe ve Yavuz’la olan ilişkisi ise Yavuz’un yolculuğunu izleyiciler için izlenebilir kılacak birçok ¨an¨ı ve durumu içinde barındırıyor.

Bu yazıda hep Uzak İhtimal’e gönderme yapmamın birden fazla sebebi var aslında: Uzak İhtimal’in; Türkiye Sineması’nda yapılmış en yalın, zarif ve güçlü dramlardan biri olması ile birlikte izleyicisine, ana karakterine karşı olumsuz değil tersine çok merhametli bir acıma duygusunu nakşetmesinin değerli olduğunu düşünürüm. Bununla birlikte Uzak İhtimal alabildiğine hüzünlü ve kederli bir filmdir de; insanı en fazla acıyla gülümsetir. Yozgat Blues’da ise Yavuz başta olmak üzere Neşe ve Sabri’nin eylemleri hüzne batırılıp çıkarılsa da öncülü olan filmdeki hikâyeden nispeten daha fazla mizahtan nasibini almakta ve böylelikle ikinci film sendromundan iyi bir şekilde sıyrılabilmekte. Her daim hüzünlü, hep sessiz kalıp taviz vermemek uğruna hayata ayak uyduramamaktan muzdarip Yavuz nezdinde karakterlerinin verdikleri küçücük tepkiler ya da ağızlarından dökülen birkaç kelam dahi filmin samimiyetini kamçılıyor. Hele hele Nadir Sarıbacak’ın döktürdüğü Kamil karakterinde can bulan ¨kendini ciddiye almanın parodiye meyletmesi¨ halinin filmi dengeleyen en önemli unsurlardan biri olduğunu söylemek mümkün. Terazinin öbür tarafında ise Yavuz’un daimi yalnızlığından ve hayattan ümidini kesme halinden yavaşça, belki kendisine de hayret ederek sıyrılışının ve sıkıntısının naifçe ve bir o kadar da gerçekçi resmedilişi her zaman karşılaşabileceğimiz karakter yazımı ve oyunculuk icrası örneklerinden değildir. O nedenle de Ercan Kesal’ın duru oyunculuğunun altını çizmek önemlidir; lakin bu oyunculuk Ayça Damgacı ve her daim müstesna Tansu Biçer’in icraatleri olmaksızın bu kadar değerli olmayabilirdi diye de düşünmeden edemiyor insan.

Velhasıl, izlemeyenlerin sonradan ahını almamak adına daha fazla analizine girmekten imtina ettiğim Yozgat Blues’u Başka Sinema kapsamında en yakın zamanda izlemek ve izletmek iyi bir filmle buluşup derin nefes almak adına elzemdir, güzeldir.

Ben de Özledim: ¨Gemiler Gelmiş¨

Karşı Kültür
3 Kasım 2013


Bu yazıyı yazmak için ikinci bölümü beklemenin kendimce sebebi vardı: bitirilmiş bir dizinin ardından kısa sürede ilk bölümü çekilen, dizi içinden çıkmış bu yeni dizinin (Inception geyiğine giren kaç kişiyiz şurada?) başlangıcı halihazırda normlar dışında olduğundan, hem ekibin hem de biz izleyicilerin ¨hele bir soluklanması¨ iyi olabilir dediydim. Ben soluklanabildim şükür, Ben de Özledim’inse soluklanmaya şimdilik ihtiyacı yok gibi…

Leyla ile Mecnun, malum el birliğiyle bir anda bitirilip hepimizin, tabir-i caizse, içinde patlayan bir kült oldu ve sanırım pek çok kişinin dimağında da bitememiş olarak yoluna devam edecek. Ben de Özledim; öncülü olan bitirilmiş bir dizinin ardından ekibinin yarı kurmaca yarı gerçek hikayesini anlatmayı şiar edinmesiyle (belki de hep olduğu üzere) bir nevi meydan okumaya giriştiği bir yapım. Dizinin varlığından haberdar olunmasının hemen ardından, ilk önce öncülü Leyla ile Mecnun’la veya geçen senenin dizilerinden İşler Güçler’le –yayına girmeden- karşılaştırılmasıysa, kimi izleyici için baştan görkemli kaybeden ve ağzıyla kuş tutsa yaranamayacak bir proje olarak doğmasına sebep oldu. Amerika’yı yeniden keşfetmediklerini ve batırılan bir geminin ardından başlarından geçenleri anlatmanın başlı başına klişe olduğunu bilen ekipse kendilerinden beklenecek zeka kıvraklığını ilk andan itibaren bize hissettirdi ve mukayese edileceklerini bildikleri bahsi geçen işleri ilk andan itibaren anmayı kendine görev bildi. Kendinin ve yapabileceklerinin farkında olmak böyle şey olsa gerek…

Ben de Özledim adı kendinden menkul bir yapım: bir grup insanın sevdiği ve bel bağladığı bir işten mahrum bırakılmasının ardından düştükleri boşluğun yarattığı; onları bir araya getirmiş o projeye duydukları özlemin dışavurumu. Onlara yaşatılan maddi ve manevi zorlukları skandallar yaratarak, demeçler vererek ve ¨gündeme bomba gibi düşerek¨ dillendirmek yerine, kendilerini çalıştıkları konulardan, bildikleri yerden çıkacak sorulara hazırlanarak, daha doğrusu; en iyi bildikleri şey olan hikaye anlatıcılığıyla dillendirmeyi tercih ediyorlar. Bunu yaparken, sinema ve dizi tarihinde daha önce defalarca kullanılmış bir metod olarak kameranın önüne arkasında olup bitenleri getiriyorlar. Her daim yapılagelecek böyle işlerden Ben de Özledim’i ayrı tutabilecek birkaç yegane mefhum varsa onlardan biri; yapım sürecinin de dahil olduğu bu ¨self-reflexive¨ (özdüşünümsel) pratiği ekibin önceki işlerinden bildiğimiz mizah anlayışının içine yedirmesidir diyebiliriz rahatlıkla. Eflatun Film’in önceki işlerinden bildiğimiz mizah, acıyla tatlının bir arada, dozunda ve kimi zaman beklenmeyecek kadar cesurca harmanlanması ve tepeden bakarak değil de samimiyetle derdini paylaşmasıdır bu işi de takip etme nedeni. İlk iki bölüm itibarıyla (özellikle de ilk bölümde), Leyla ile Mecnun’dan sonra boşluğa düşme halinin kimi sekanslarda biraz uzun tutulmuş (belki az da olsa sarkmış) ya da tekrarlanmış olduğunu kabul etmemiz lazım, ki bu bir bakıma yaşananların yarı-gerçek kurmaca dünyasına aktarımında ekibin hakikaten böyle uzun sürmüş ve tekrar eden bir süreç yaşadığının bir göstergesi olabilir.

Dizinin kendinden menkul adı özlemle birlikte başka duyguları da barındırıyor içinde: her yarı-kurmaca karakter (şimdilik, yeni karakterler de eklendiğinde kurmacaya daha çok yaklaşacağını tahmin ettiren bir yöne doğru gidecek gibi sanki) birlikte çalışmayı ve bir süreliğine yaşadığı güzel dönemi özlüyor, diğer yandan da hayatlarında olmasını istediklerini, ya da iyi gitmesini isteyip de gidemeyenleri özlüyor. Kimisi aşk acısı çekiyor ve sevdiğini özlüyor, kimi yatıp kalkıp yıllarca ¨üstüne giydiği¨ karakterin onu terk etmemesiyle delireceğini düşünüyor ve terk edilmediği güzel günleri özlüyor, bir başkası arkadaşlarını bırakamazken kendisine ihtiyacı olan ailesini özlüyor ama yerinden de kıpırdayamıyor, bir diğeri ise iş yapmayan filmlerinden sonra tam her şey iyi gidiyor diyecekken (herhalde öyle dediği bir an olmuştur) emek verdiği dizisinden ediliyor ve yine borçlarına geri dönerken emektarını özlüyor. Özlem yasa dönüşüyor, her karakter ve oyuncu bir yandan da geride bıraktıklarını yad etmeye ve fırsatı varken yasını tutabilmeye çalışıyor. Durum böyle sürüp giderken en büyük özlemlerden biri de belki senariste düşüyor: ilk bölümde havuza elinde yazdığı senaryosuyla giren ve heyecanla neler yazdığını anlatan Burak Aksak dizinin bitirilmesiyle ardında bıraktığı evreni özlerken aslında 3 dakikaya sığdırmayı başardığı finalde bir özetten fazlasını başarıyor ekibiyle: seyircisinin gelmesini hiç istemediği ama cebren dayatılan bir finali yapmayı reva gören devlet kanalından başka bir kanalda, hikayesine yedirerek ve büyük bir incelikle seyircisine aktarabiliyor. Bununla birlikte ¨işin aslı öyle değildi de böyleydi¨ derken kolaylıkla çuvallayabilecek bir sonu çok ince nüanslarla bezeyerek (Mecnun’la İsmail Abi’nin deniz kenarı diyaloglarında aralarında bulunan mesafeyle finaldeki Mecnun ve İsmail Abi arasındaki ¨oda uzaklığı¨ mesafesine dikkat), Leyla ile Mecnun’daki mevcut göndermeleri ile 80’ler ve 90’lara özgü mizahın 2000’lerdeki izdüşümlerini bir kez de final üzerinden düşünmeye teşviki söz konusu. Sırf bu teşvike icap etmek bile çok tatlı bir deneyim oluşturabilir bizim için: sözgelimi, Mecnun’un finaldeki dünyasıyla 2. sezondaki 90’lardan kalan ve uzaylıların dünyayı istila edeceklerini iddia eden kot ceketli abinin o dünyadaki yerini tekrar düşünsenize (sahi Mecnun’un kafasına girilen o bölüm ne şahaneydi değil mi?), olaylar olaylar…


Özlemin ve yasın güzelliğiyle birlikte ¨her şeyi salla ama çayı demle hacı¨ şiarını benimseyebilen ve bize sunan insanların dizisi Ben de Özledim’i biz de özlemişiz vesselam. Dünyada her an her şey kötü gitmekteyken ¨gittiği yere kadar¨, haftanın son iş gününde 1,5 saatimizi şenlendirebilecek bu diziyi izleyelim, biraz olsun rahat olabilelim,. Muhabbetle…


27 Ekim 2013 Pazar

O Gemi de Gezi de Gelecek İsmail Abilerim!

Karşı Kültür
21 Ağustos 2013





Not: ¨Zıpoylır¨ olmayacaksa; can havliyle yazılmıştır bu yazı.
Yazıyı yazıp yazmama konusunda kararsızdım, yalan yok: gün içinde bakmamıştım ¨sosyal medya¨ya ve ne olacaktı yani; ¨daha başka ne olabilirdi bu memlekette artık¨… Ama görünen o ki  (bildiniz 1524 puan) yine yanıldık çünkü kaybetmeyi içten içe seviyoruz vesselam. Oğuz Atay ¨iyi şeyler birdenbire olur¨ der ya hani; bize umut verir az da olsa. Bu yaz öğrendiğim onlarca şeyden bir tanesi işte bunun tersine çevrilmiş hali oldu ne yazık ki: kötü şeyler de bir anda oluyor, bekletmiyor insanı. O kadar ki, yazıyı yazmaya tereddüt ederken Gümüşsuyu’nda Antalya’dan gelen ¨Adalet Yürüyüşçüleri¨ne polisin –hiç beklenmedik şekilde (!)-  biber gazıyla saldırdığını öğrenmem çok uzun zamanımı almıyor (yazı bitmeye yakın Armutlu’ya bu akşam da saldırılar düzenlenebiliyor mesela); sadece bir Twitter uzaklığımda… O zaman da işte Jonathan Safran Foer ne güzel demiş diyorum: ¨Her Şey Aydınlanıyor¨…
Bu yaz neler neler öğrendik, artık çok iyi biliyoruz değil mi? Birbirimizle konuşa konuşa, direne direne, sürüne sürüne, kıza kıza, güle oynaya, falanlı filanlı ağzımızın payını aldık direnişte: kimilerimiz için haysiyet meselesiydi bu her şeyden önce. Bazılarımız ¨çevreci¨, ¨çapulcu¨, ¨anarşist¨, ¨uç ve marjinal¨, hadi biraz da ¨terörist¨, olmadı ¨ahlaksız¨, ama hep ¨öteki¨ oldu (sözlükte daha çok kelime var, geri kalanında safları sıklaştırmayı içimizden yapalım gayrı). Yüzümüze yalanlar söylendi, (hadi naifliğimize doymadığımızı itiraf edelim) kandırıldık, gururumuzla, zekamızla, vicdanlarımızla, insanlığımızla, haysiyetimizle ama en çok da hayatlarımızla oynandı. Yetmedi, evet demedik; durduk bütün sansürcü zihniyetin, yasakçıların, homofobiklerin, ataerkillerin, devlet denen yapılanmanın, kötü ve bizi –hayallerimizi durdurmaya çalışan herkesin ve her şeyin karşısında. Durmaya da devam ediyoruz; Gezi’yi açıp kapamalara doymayanlar, üç kişi bir araya geldiğinde ¨biber gazınız neli olsun canlarımız¨ diye eğlene eğlene gazımızı eksik etmeyenler, yeryüzü sofralarını insanlara dar etmeye çalışanlar ne yaparsa yapsın buradayız, gitmedik, ¨Winter is coming¨ diyoruz, diyeceğiz de vesselam (tekrara düştüm, yayındayız değil mi?). Ve şimdi bizim için şapkadan bir sürpriz daha çıkarıldı ve dendi ki ¨ey ahali; bir malum dizi var, neydi adı… heh, Leyla ile Mecnun. Biz düşünmedik, taşınmadık (vahiy… pardon emir geldi), bir kaldıralım dedik şunu yaw. Kıps.¨
Yahu mizah gücünüz ne kadar tepelerde dolaşıyor; ilahi! O kadar yukarılarda ki, mesela şunu diyebiliyorsunuz diziyi ¨yayından kaldırırken”: ¨Dizi sosyal medyada ve özellikle internette çok izleniyor ancak dizinin reytingleri düşük. Bununla beraber maliyet çok yüksek. Şu an elimizde 105 bölüm var. Zaten dizinin tekrarlarını yayınlamaya başlasak 3 yıl sürer. Genel müdürümüz bu nedenle dizinin aynı zamanda reyting de alan bir yapıma dönüşebilmesi için Eflatun Film ekibinden yeni fikirler beklediğini söyledi.¨ Çok afedersiniz baylar (Didem Madak’ın güzel ruhu şad olsun) ama biz aynı diziyi mi izledik 3 sezon boyunca? O ¨malum¨ dizinin kendi ölçümleriniz dahilinde reyting çarkına dahil olmamasıyla gurur duymuyor muydunuz? Faturalardaki TRT payını eleştirdiğinde diziye ¨sahip çıktığınızı¨ cümle aleme duyurmamış mıydınız? Yine o malum dizinin reytinglerinin, reklam almaya doymayan diğer lüks ve şaşalı olan dizilere ve hatta özel kanallara karşı her zaman ortalama bir yerde durduğunu; seyircisinin çoğunlukla internet kullanıcısı olduğunu ve apayrı bir yaşam alanının ve biçiminin diziyi kült haline getirdiğini bilmiyor muydunuz? Hadi bunları geçtik; yapım şirketinden ve ekipten ¨yaratıcı¨ fikirler beklemekten kastınız nedir tam olarak? Mesela dizinin bazı bölümlerinin gerçekten uzayda yerçekimsiz ortamda çekilmesi mi? Ya da diziyi yazacağım ve çekeceğim derken ekibin Arif’in Manchester’a attığı golü ararken birilerimizin beynine giden yolu  keşfetmelerini falan mı bekliyorsunuz? Hayır ne içtiyseniz söyleyin hep birlikte içelim de; madem kaldırıyorsunuz, diziyi kolektif olarak rüyamızda görmenin ve interaktif olarak izlemenin bir yolunu da biz bulalım; rüyalarda buluşalım, gemiyi ve Gezi’yi orada bekleyelim.
Leyla ile Mecnun’u neden ¨yayından kaldırdınız¨ biliyor musunuz? Bildiğinizi sanıyorsunuz ama biz söyleyelim siz de gülün (ironi en sevilen günahlardan biridir, aklınızda bulunsun): Neden? Çünkü,
-       kamuya ait bir kanal olduğunu iddia eden bir kurumun devletin uzantısı olduğunu biliyoruz artık. Bir kelamla çoğumuzun haftada sadece 1 gün, 90 dakika izledikten sonra kapattığı bir ¨kamu¨ kanalından, bazılarımız için biricik ve çok değerli bir diziyi, bir güzelliği, anlamı, bize ait olmuş bir değeri kaldırabiliyorsunuz. Çok basit bir soru sormak gerek burada: Ne istediniz dizimizden?
-       ¨tek derdiniz bir dizi mi yani¨ diyeceklerin olacağını sezenler olmuş… Evet tek derdimiz bu değil, o kadar çok dert bahşediliyor ki bize bu topraklarda her Allahın günü, seçmelere, ağlamalara, sinirlenmelere ve direnmelere doyamıyoruz maalesef. Ve en çok da her şeyin elimizden çekilip alınabilmesine;  sırf iktidarların her türlüsünün gücüne zeval gelmemesi için harcanabilmesine içerliyoruz. Olay hem Leyla ile Mecnun’u bizden koparmanız, hem de ondan ötesi: Leyla bu işin bir parçası. Bir kelamla hayatımızda neleri yapacağımıza, giyeceğimize, sözgelimi kadınların nasıl doğuracağına, kimin ne içip içemeyeceğine, nerede yaşayıp yaşamayacağına; hatta kimlerin ölüp, öldürülüp, öldürülmeyeceğine… bizlerin adına karar verilebilmesinin ne kadar basit, sıradan bir siyasetin malzemesi haline gelmesidir (belki de hep böyleydi de biz yeni aydık). ¨Kim ki direnir, kim ki direnenlere destek verir, bakın ‘iplerini çekeriz’, yol veririz sizleri de ezip geçenler olur, hani şu zor tuttuklarımız arasından¨ deniyor belli ki… gerisi olaylar olaylar…
Daha söylenecek, eklenecek çok şey var ama dağılan kafayı toplamak hem zor, ¨belki de… ne bileyim ben¨. Diyecek iki şey var sadece aklımda: çok sevdiğimiz, içimizden bir parça olan, derdimize derman olan, yeri geldiğinde bizi hayata bağlayabilen, sevenleri için her zaman bir diziden fazlası olan, herkesin hayatında yaşadıklarından ötürü özel anlamlar bahşettiği ve bu haliyle çok da güzel olan Leyla ile Mecnun’u bizlerden zorla koparan herkesin başından Erdal Bakkal’a edilen bedduaların daha da fazlası eksik olmasın (biz en fazla bunu diyebiliyoruz, böyle gördük çünkü dizimizden). Bir de; Goebbels’in propagandaları ve yasakları vaktiyle sadece tarihin kötü örnekleri olarak anılarda kalmasını istediğimiz eylemlerdi ve o zaman da hiç güzel değildi.
Son olarak (iki değil üçmüş diyeceklerim); inanın bu yaptıklarınızı İsmail Abi affeder, yapar bu büyüklüğü; ona dünya kadar bir çiçek, pardon, gemiye mal olacağını bilse bile. Ama şunu bilin ki bağzı kötü kulları ATlar affetmeyecek, arkanızdan dörtnala koşacaklar her iki cihanda…


20 Temmuz 2013 Cumartesi

#direnmebaşlık Bir Kere de Olmayıver Ne Çıkar


Karşı Kültür
16 Temmuz 2013 


Bir süredir şu mecrayı -maalesef- yazı yazmaktan; çok sevdiğim film izleme edimini dünyaya kazık çakacak yegane araç olan yazıyla kendime belgelemekten uzaklarda seyrediyorum. Nedeni hepimizin malumu Gezi Direnişi. Direniş, daha doğrusu hayat, sinemayı her zamanki gibi solladı, hatta kaçıncı turu bindirdiğini bile sayamıyoruz artık. Öyle bir zamandan geçiyoruz ki (¨öyle ahir zamanlar ki bunlar¨diye kallavi bir giriş yapmak istesek de hiç hacet yoktur, durumun kallaviyeti kendinden menkuldur zira) okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, ezberimizdeki şiirler, dinlemeye doyamadığımız şarkılar, türküler… hepsi hem bize rehberlik ediyor bu süreçte, hem de ¨direnişin mizahı¨ dediğimiz yazılamalara kaynaklık, yardım ve yataklık ediyor, ve de bize yaren oluyor bu süreçte. Ama bir yandan da hepsinden bağımsız olarak, yaşadığımız ve yaşamaya devam edeceğimiz direnişlerin hepsi özgün hikayelerini; daha önce rastlamadığımız, önceki yaşananlara bağımlı ama çok da farklı başkalıklar yaratıyor dünyamızda. Bu süreç içerisinde yapılan röportajlarda ya da direnişle ilgili yapılan tahliller ve yazılanlarda sık sık belirtilen ve belki de karşı çıkılamayacak tek şey var: artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, hiçbirimiz de bundan sonra eski bizler olarak bakmayacağız hayata.
Gezi direnişi başlamadan bir hafta önce, şunu mırıldanır (sonra da birkaç mecraya not eder) bulmuştum kendimi: ¨Bence tüm ötekiler, ahlaksızlar, marjinaller, teröristler, kafası ayık olmayanlar, geri kafalılar, çöküntü alanlarında yaşayan sefiller, temizlenmesi gereken zümreler, aşağılıklar… olarak yarımız hapse yarımız da ‘tımarhanelere’ ya da kuyulara kendi isteğimizle girelim ki yüce devletimizin gönlü hoş ve rahat olsun artık; bu iş böyle gitmiyor çünkü.¨ Bu sözleri durduk yere yazmaktansa bir sebebimin olması son derece normal çünkü direnişe gelen ve canını ortaya koyan herkes gibi ben de bu direnişe kendi acılarım ve geçmişimle geliyordum. Bu direnişte herkesin yaraları var[dı] (ah şu çok sevdiğim ve sanki başka bir şey bilmezcesine hep tekrarladığım Fark Yaraları…); herkes kendi zorluklarını, dertlerini, bıkmışlığını, yeterlerini (¨edi bese¨lerini), başına buyruk ve nobranca hareket eden hükümete olan kızgınlığını, sıkıntılarını vs. olması gerektiği gibi, en tabii haklarından biri olan eylemler vasıtasıyla dillendirmeye döküldü meydanlara. Sonrasında olanları zaten hepimiz biliyoruz. Şiddetlerden şiddet beğenmecelerin; her zamanki gibi öncelikle kadınlara yönelik tacizin; ¨kötülüğün sıradanlaşmasının¨ ne boyutlara ulaştığının; yalanları yüzleri kızarmadan söyleme rekorlarında kıyasıya mücadele eden politikacıları sinir krizleriyle dinlemenin;¨yok artık yahu bunu da yapamazlar¨ denilen ne varsa bir bir eteklerden dökülüşünün; vicdanların körelişine tanıklık etmenin verdiği yürek darlanmalarını taşımanın zorluğunun; yıllardır acı çeken nice ¨öteki¨nin sesini yıllardır duyanların yanına yenilerinin eklenmesinin yarattığı hüzünle karışık sevincin; bu sevincin verdiği ufak tefek ama önemli umut kırıntılarının ve daha nicelerinin hepimizi bulup yakalaması direnişin kazançları oldu diyebilir miyiz? Kendi adıma bunu diyebileceğimi ve hiçbir okulda öğrenemeyeceğim ¨dersleri¨ ve olguları bu süreçte yaşadığımı söyleyebilirim.
Ama bu sürecin bize yaşattığı ne ¨çok acı var¨ (Dicle Koğacıoğlu’nun şu sözü hiç aklımızdan çıkmayacak besbelli): Bu ülkenin farklı yerlerinde yaşayan, emeğinin peşinde, daha çok görecek günü olduğuna inandığımız gencecik 5 insan ailelerinin ve onları tanımaya fırsat bulamamış bizlerin elinden çekilip alındı (gaz kapsülü ya da mermiyle doğrudan öldürülmeyen, kalp krizi ya da nefes darlığı gibi nedenlerle aramızdan ayrılan bildiğimiz bilemediğimiz tüm güzel insanlara da Allah rahmet eylesin). Gözlerimizin önünde katledilişleri örtbas edilmeye çalışılıyor ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin bir idealar demeti olduğundan ötesini göremiyoruz şu süreçte. Bayrak satarak ailesini geçindiren insanlar tutuklanırken; öğrenciler, doktorlar, avukatlar başta olmak üzere pek çok insan haksız ve terbiyesizce suçlanırken; onlar için adalet işlemezken eline palasını, bıçağını, satırını, silahını, sopasını alan dışarı çıkıp tanımadığı insanlara saldırmakta, öldüresiye dövmekte beis görmüyor. Sonuç ne oluyor peki: adaletin ¨fırçalanmayan¨ tarafı serbest kalıp vicdanlarını çürütmeye ve sözde ahlakına devam ediyor; ¨fırçalanan¨ tarafsa haksızlıklarla mücadele etmemiz için bizi çelik gibi sinirlere ve ısrarla adaletin tecelli edişine inanmaya davet ediyor.
Evet, inanmaya devam etmemiz lazım, mücadeleye devam etmemiz lazım. Hiç tanımadığımız gencecik insanların ölümüne sanki hep yanıbaşımızdalarmış ve onları tanıyormuşuz gibi öfkelenmeye, onlar için gözyaşı döküp inandıklarımız üzerinden onları anmaya;  onların davalarına sahip çıkmaya devam etmemiz lazım. Daha fazlamızın emekleri, idealleri ve en tabii haklarını savunma uğruna katledilmesine göz yummamaya ve ortak müştereklerimiz için, bir arada yaşayabilmek için, huzur için vicdanımızla hareket edebilmemiz lazım. ¨Barışın toplumsallaştığına¨ kani olana kadar, haksızlık neredeyse ve kime yapılıyorsa karşı çıkabilmemiz lazım. Zulüm neredeyse orada, tıpkı Gezi’yi koruduğumuz gibi, insan çemberleri kurabilmemiz lazım. Emeği sömürülen; cinsiyeti ve cinsel yönelimleri yüzünden katledilen; parası olmadığı için hor görülen; imtiyazı, nüfuzu ya da ¨tanıdığı¨ olmadığı için hakkı yenen; yaşamasına müsaade edilmeyen kim varsa vicdanlarımızın radarlarını hep açık tutarak adaletin peşinde koşabilmemiz gerek. Evet, belki Beckett’çiğimiz sağolsun, lügatımıza nakşettiği gibi hep deneyip hep yenilmelere doymayacağız. Ama bu yolda yürümek; şu ahir hayatta direniş vesilesiyle yılların ölü toprağını üstünden atarak yan yana gelmiş nice insanı, topluluğu gün yüzüyle görmüş olmak ve nice güzel ana tanıklık edip gözyaşlarını tutamamış olmak… Sırf bunun için bile yenilmeye devam etmeye değmez mi?